Köy Öğretmenim

Mezarlık algım yoktu, ölüm kavramıyla da hiç tanışmamıştım. Bi kere annem bi mevlüte götürmüştü, ama helvalar yemekler yendi içildi dedikodular edildi. Teyzelerin başlarındaki oyalı tülbentler ve ölenin polis olduğu kalmıştı aklımda sadece.

Ama şimdi karşımdaydılar. Kara kara eğri büğrü taşlar. Adeta toprağa sokuşturulmuş gibi. Hiç güneş görmeyen bir karanlıktaydılar. Sonra bunun ormanın karanlığı olduğunu anladım. Cama yaslandım. Sadece isimler okunuyordu ve lakaplar. Kireçle mi yazılmıştı bilmiyorum. Kara Halil. Gelin Güllü. Hasibenin Abdullah. Kör Siyit. İsmayil Efe. Duranların Kadir..

Gelin Güllü. Dikkatlice baktım. Baktım. Güllü benim teyzemdi. Evet teyzem. Annemgil pekmez ocağının başında yorganlara sarılı uyuyakaldığında ebem ahırları, evi, çevreyi toplarken, biz Musti’yle uyanır, onun peşinde dolanırdık. “Üşürsünüz haydi yatın” derdi, biz dinlemez peşinden koşardık. O da işi gücü bırakır, bizi kucağına toplar, kollarının arasında ikimizi adeta bir çocuk eder ve sobanın kenarına camın önüne oturur, bizi hafif hafif sallarken uzaklara bakarak yakım yakardı. (Yakım yakmak; bir kişiyi anarak ona ait beste güfte düzmek/ağıttan farklı.)

Fenarına fenarına/ateş düşmüş fenarına/ Gelin Güllü’m ev yaptırmış/ Topaktaş’ın kenarına

Topaktaş, mezarlıktı. Gelin Güllüsü 14 yaşındaymış. Komşu oğlu Hasan Hüseyin’le evlendirildiğinde 13. İlk doğumunda çocuğunu emziremeden, kucağına alamadan vefat etmiş. Ebem, “analar kızının doğumuna gidemez, ayıptır” göreneğince gitmemiş, evinin camında gelecek güzel haberi beklemiş. Bir erkek torunu olduğu haberiyle Güllü’sünün doğum yaparken öldüğü haberini aynı anda getirmişler.

Koşmuş Güllü’nün daha 1 yıl evvel gelin girdiği eve. Bebeği bir kundağa sarmış, bir kenara koymuşlar. Güllü’nün üzerine bir çarşaf örtmüşler. Al kanlara boyalıymış çarşaf. Damat Hasan Hüseyin, anası-babası bir köşede uğunurlarmış. (Uğunmak; acı ile şok halde sızlanmak.) Kimse konuşmuyormuş. Köy hocası gelmiş, “mevtanın çok kanaması var hemen gömelim, doğum üstüne ölen şehittir zaten, çok bekletilmez” demiş. Ebem dedeme haber salmış. Dedem, “kız doğum yapıyor, avazını duymayayım” diye köyde duramamış, dağlara çıkmış, onun gelmesini beklemişler biraz da. Derken tüm köy toplanmış. İki saat içinde yunmuş yıkanmış kefenlenmiş. Ebem, “kefeni alganlara boyanmıştı” derdi. Köyde yokuş aşağıdır sokaklar. “Yunduğu teneşirden alganlar aktı” derdi. Güllü ikindin toprağa verilmiş. İşte o vakit kundaktaki bebekten bir avaz kopmuş. İki gün bebeği susturamamışlar. Köyün emzikli gelinleri süt vermiş, susmamış bebek. En son ebeme getirmişler, “Hürüaba, biz durduramadık bi de sen eyle” demişler.

Ebem bağrına basmış. Koklamış. Öpmüş. Yüzünü yüzüne sürmüş. Parmağını ağzına vermiş. “Çork çork emmeye başladı” derdi. Sonra ay guzularım diyerek eklerdi; “Kudret-i ala’dan bir emir indi, göğüslerim sızlamaya durdu. Meme ucumu çocuğun ağzına dayar dayamaz göğüslerime kudret pınarından bir süt indi, çocuk eme eme uyuyakaldı.”

Damadın ailesi razı olmuş, bebeği ebemgile vermişler. Bebeğe dedemin adı konulmuş; Mustafa. Annem o günleri anlatırken “Mustafamız” derdi. Mustafa, tüm köyün çocuğu olmuş. Gelen geçen cama tıklatır sorarmış çocuk nasıl diye. Mustafamız Hürü Ebemin emzirmesiyle 7-8 ayda beslenmiş çok güzel serpilmiş, tosun gibi olmuş. Sonra bir gün şiddetli ateşlenmiş, ağlaya ağlaya morarmış ve can vermiş ebemin kucağında.

Ebemin göğüsleri şişmiş, çok hastalanmış, aylarca kendine gelememiş, Deli Meyrem gibi köyü dolanır olmuş, mezarlıktan çıkmaz olmuş, yan yana yatan eski kocası Mevlüt, kızı Güllü ve torunu Mustafa’nın mezarlarında oturup yakım yakar olmuş. (Artık soracak kimse yaşamıyor, kendim hesaplamaya çalışıyorum, ebem o sıralar 30-35 yaşlarındaydı muhtemelen).

Dedem eve kilitlemiş onu. Zaman içinde kendine gelmiş, iyileşmiş. Zaten Güllü Abasının öldüğü sıralarda 12-13 yaşlarında olan annemi de isteyenler çoğalmış. Ebem ölenlerin acısını sinesine basıp yaşayan çocuklarına, yeni düğünlere, yeni doğumlara adamış kendini..

İşte o Güllü Teyzemin mezarıydı karşımdaki. Gelin Güllü. Belki kırk yıl sonra ben 9-10 yaşlarımdayken mahallemizdeki akrabamız Rahime Abla’nın babası gelirdi köyden. Heybelerle bize de hediyeler getirirdi. Annem Hasan Hüseyin enişte gelmiş köyden bi hoşgeldine gidelim derdi babama. Babam da ona bacanak derdi. Ebemim anlattığı hikayelerdeki Gelin Güllü Teyzemin kocasıydı bu enişte. Gördüğümde yüzüne dikkatli bakmış, görmediğim teyzemden, küçük Mustafa’dan izler aramıştım. O, teyzemin senesi dolmadan tekrar evlenmiş, bir sürü çocukları olmuştu. Ebem ara ara Mustafa’yı sevmeye geldiğinden söz ederdi. Ve Mustafa ağır ateşlenip öldüğünde tabuta koydurmamış Hasan Hüseyin enişte, eliyle kefenleyip mezarlığa götürüp anasının yanına gömmüş. Vefat edene kadar Hasan Hüseyin Eniştemizdi o bizim.

Teyzemin yerine gelen Dudu Gelin, gelin olur olmaz ebeme gelip elini öpüp, “ana, ben de senin bir kızınım artık” dese de ebem oralı olmamış ve Güllü Teyzemin çeyizlerini gelin odasından elleriyle sökmüş gelmiş, bir daha da o eve adım atmamış. (gelinin çeyizleri duvarlara çakılıyor ve 1-2 sene bazen 3 sene duvarda çakılı duruyor, düğün öncesi ritüellerdendir, çeyiz çakmaya gitmek.)

Ve..ölene kadar suçluluk duydu ebem, keşke ayıp olur kınarlar demeseydim, kendim gitseydim kızımın doğumuna, bizim sülalenin kızları zor doğum yapar, ben ilmini bilirdim, kızımı kurtarırdım der ve yakım yakardı.

Sınıftaydım, sırtım kapıya dönüktü ve mezarlığı izliyordum. Kapı açıldı. Önümü döndüm. Kapıdan girene baktım. Baktım. Gencecikti öğretmen. Az önce bahçede hiç fark etmediğim detayları fark ettim. Sapsarı saçları, masmavi gözleri vardı. Sanki Musti büyümüş de öğretmen olmuştu. Hemen yerime oturdum.

Bana baktı, gülümsedi. Şehirdeki okulunda neler öğrendin bakalım dedi. Hemen ellerimi yanlara indirip beliklerimi savurtarak ayağa fırladım ve ikkere ikiiii dört, üç kere üüüç dokuz, dört kere dööörrt on altı diye saymaya başladım. Herkes güldü bana, öğretmen de güldü tamam otur dedi, ben de çok güldüm kendime, öğretmenin Musti’ye benzerliği çok rahatlatmıştı.

İyi oldu geldiğin dedi öğretmen, hem arkadaşların okuldayken sıkılmazsın hem de bize neşe getirdin dedi.

Gözlerim bi an mezarlığa kaydı, hemen başımı çevirdim ve elindeki kitabı göstererek gel işareti yapan öğretmenin yanına koştum. Benim adım Hüseyin Uçar dedi. Bundan sonra sana her gün 1 kitap bitirme ödevi veriyorum, diğerlerine verdiğim ödevleri yapmana gerek yok. Sen 30 günde 30 kitap bitireceksin. Kitaplar benden, ama yırtmadan getir.

Hüseyin Öğretmenimin elinden o kitabı aldıktan sonra hayatımda yeni bir sayfa açılmıştı artık.

Virgie Köy Okulunda

Teyzem hemen kabul etti, annem biraz itiraz etti, teyzem onu da ikna etti, Hürü Ebem razı gelmedi, “bitlenir” dedi, “döverler, iter kakarlar küçücük daha” dedi, ama ısrarım ve ağlayıp yalvarmalarım sonucu o da olur verdi..

Köy okulu, karşı yamaçlara yapıldığından tüm köy, okulu seyredebiliyordu, Teneffüsteki çocuğuna seslensen duyardı yani. Amcamın kızı Safiye, dayımın oğlu Alı (önceki hikayelerde geçmişti adı, i le değil ı ile okunacak. İrecep, Iramazan, Iraz, Güssün, daha bir sürü değişik isimler..Ali de Alı işte. Yağır Alı. Burnunu koluna silip durduğu için Yağır demişlerdi ona) ve ablası Ayşana ile aynı okula gidecektim; annemle teyzeme, ebeme okul bahçesinden el sallayabilecektim.

Annem, köy imamı Davut Enişte’ye gitmiş hemen akşamdan, öğretmenle konuşsun diye. O da annemi de yanına alıp gitmişler konuşmaya. Kabul etmiş öğretmen, ben erken uyumuştum o gece. Çünkü uyumazsam okulu kaçırırım diye korkuyordum. Ben uyurken neler olmuş meğerse..

Kapının önünden çıngır çıngır çıngırdaklı keçiler geçerken uyandım. Ebem, annem ve teyzemle yattığımız yer yatakları boştu. Dışarıdan, pekmez ocağının altında yanan kuru asma dallarının çıkardığı çıtır çıtır sesler ve tarifi imkansız kokular geliyordu. Mabeyindeki duvara gömülü kara ocağa konulan sacayağı üzerinde isli ibrik, yanında küçük çaydanlık, bir köşede duran kuzinede nar gibi pişmiş kömbe tepsisi ve teyzemin türküye benzeyen mırıltıları..

Elimi yüzümü yıkadım, günlerdir vara yoğa ağladığım için grip gibi bi şey olmuştum, ama belli etmemeye çalışıyordum. Teyzem sarıldı, öptü beni, “bak sana ne göstereceğim” dedi. Etrafıma bakındım ve orta direkteki çiviye takılı önlüğü gördüm. Beyaz bez yakalı. Ama yeni değildi. “Kimin bu ya eski püskü” dedim hemen. Sesimde ağlaya sızlaya da olsa istediğini elde eden insanlardaki buyurganlık vardı. Teyzem hemen anladı, “dur bakalım” dedi, köşedeki yüklükten başka bir önlük çıkardı, hemen ona atıldım ancak neredeyse lime limeydi, çabucak ilk önlüğe sarıldım, “bu, bu olsun” dedim hoplayarak. Böylece bulduğuyla yetinene dönüştüm bi anda.

Kömbe, keşli katmer, sadeyağda yumurta ve pekmezli sütle kahvaltımı edip hemen önlüğü giyindim. Kolumu sokarken elim yırtığa takıldı, teyzeme dönüp baktım hiç ses etmedi, annem eline aldı, söküğü kontrol etti, “bugünlük giy, gece onarırım” dedi.

Annem “daha erken, dur beliklerini yeniden örelim” dese de “ne var beliklerimde” dedim ve dama çıkıp bekledim. Ebemin evi yokuşun ortalarındaydı, yukarı mahleden nasıl keçiler çıngır çıngır akıp geliyorsa, çocuk sürüsü de öyle akıp kapımızın önünden geçecekti ve ben o an giriverecektim aralarına.

Kendi okulumun yolu düpedüzdü. Hep abim götürürdü beni. Annem belki kaybolur, belki düşer, yaralanır, belki yorulur derdi abime. Abim karlı günlerde kucağına alırdı okul yolunda. Kollarımı boynuna sarar, geride kalan yola bakarken kendimi çok korunmuş hissederdim. 10 yaş vardı aramızda. Ama aslında o benim anam, babam, kardeşim, dostum, sırdaşım, tek koruyucum, yegane sığınağımdı. O gittiğinden beri kimsenin yanında öyle hissetmedim. Bir yanım hep üşüdü, bir yanım hep korktu, bir yanım ebediyen öksüz kaldı..

Ve tepelerden çocuk akını baş gösterdi. Yokuş aşağı indikleri için kara lastik ayakkapları sert toprakta pat pat pat ses çıkarıyordu. Sapsarı beyaza yakın bir toz bulutu da peşleri sıra. Bu arada birden yanımda amcam belirdi. Annemle Ayşebem (babannem, Ayşe, ben Ayşebe derdim) aynı yıl doğum yaptıklarından amcamla büyük abim yaşıttı. Amcam elindeki “Kuran Kabı” denen ipli kumaş çantayı çapraz olarak gögsüme taktı. Kumaştan kapağını açıp içine baktım hemen, bir sürü yıpranmış Cin Aliler, boş ince bi defter, bir iki kullanılmış kalem. “Ben Cinalileri geçtim amca” dedim. “Afferim sana” dedi, başımdan öptü ve önümden geçen çocuk sürüsüne hafifçe ittirdi beni..Onların damından Ayşebemin elini gözlerine siper etmiş bana baktığını gördüm. Kalbim güm diye çarptı.

Ve biz çocuklar ordusu ve korosu, koşuyorduk durmadan. Dursan düşersin, öyle koşmak. Evdeyken abimin kucağında Taş Bebek gibi gittiğim okula şimdi bir sürü tanımadığım çocukla yuvarlana yuvarlana gitmenin coşkusu. Kalbim duracak sandım. Ağzım kurudu, sırtım terledi. Derken kalabalığın içinden iki el, ellerimden tuttu. Dayımın çocukları Alı ile Ayşana. Arkamda da artçı gibi az önceki amcamın kızı Safiye. Nasıl mutlu oldum, nasıl sevinçten uçtum yakınlarımı görünce. Evet en iyi ifade bu, uçuyordum coşkudan. Okula çok yaklaştık harman yerine inmiştik artık, uçmuyor yürüyorduk, ama içim uçmaya devam etti.

Okulun önündeki balkon gibi yere çıkmış biri, elindeki çanı sallıyordu sağa sola. Çandan gelen ses, keçilerin çıngırtısına benziyordu. Okulu hiç bu kadar yakından görmemiştim. Kireçle boyanmış kerpiç bi yapıydı, her yeri ahşaptandı. Bahçesinde küçükce bir Atatürk büstü, duvar kenarında su tulumbası, Tulumbanın altında taştan bir leğen. Bunlara yalak dendiğini o gün öğrendim.

Bahçedeki çocuk kalabalığına karışmak, hoplayıp zıplamak, delice oynaşmak istiyordum ancak Alı ile Ayşana izin vermedi buna, çok sıkı tembihlenmişlerdi besbelli, elini hiç bırakmayın, kaybolur, düşer, yaralanır, yorulur denmişti onlara da. Alı iki de bir de cebinden çıkardığı eski püskü bi çaputu uzatıp “mendil vireyim mi” deyip duruyordu. Yağır Alı öyle tuhaf bi çocuktu ki, o aşırı masmavi gözleri, sapsarı kafası ile bi yandan bana Musti’yi hatırlatıyor, baktıkça burnumun direği sızlıyordu; bi yandan da Musti’nin yerini almaya çalışıyor gibime geliyor, ondan kaçma isteği duyuyordum..

Derken öğretmen herkesi sıraya soktu. Beni eliyle yanına çağırdı, kısaca tanıttı, Güllü Mustafaların Arfaba’nın kızı, burada 1 ay bizimle okuyacak, sahip çıkın vs vs bi şeyler söyledi.

Geniş salon gibi bi giriş ve 2 odadan ibaretti okul. Odalar sınıftı. 1-2-3’ler ve 4-5’ler. Ben ilk gruptandım, Alı ile Ayşana ve Safiye karşı odadaydılar. Bu duruma biraz da sevindim, çünkü özgür olmak istiyordum, yakınlarımın hem yakınımda olduğunu bilmek onlara güvenmek, hem de kimsenin bi şeysi olmadan kendim olmak.

Kendi sınıfıma geçtim. Tahta sıraların en uçtakine oturdum. Öğretmen daha girmemişti. Öğretmen hem de müdürdü. O giresiye ben herkesi inceledim tek tek. Bi tanesi beliklerimi okşayıp “senin ananıla benim bubam emmi çocuklarıymış, anam öyle didi” dedi. Hiç bi şey anlamamıştım. Öğretmenin girmesini heyecanla beklerken başımı cama çevirdim..

Mezarlıkla yan yanaydı okul.

Devam idecek..

Virgie yine köy yollarında

Yine güz gelmişti ve okullar açılıyordu, 2’ye başlıyordum. Annemin deyimiyle okumaya çok iştahlıydım, “inşallah okuyup öğretmen olacak”tım. Çok okur bu, belki de ‘profosor’ olur derdi, ama öyle derken övünme değil, “başımıza profesör kesilecek” serzenişi hissedilirdi.

Öğrenci değilken kolaydı köye pekmez kaynatmaya gitmek de okula başlamıştım artık ve annemsiz şehirdeki evimizde kalmam çok zor görünüyordu. Babam çalışıyordu esnaftı, abim liseye gidiyordu okuldan gelince evde fazla durmuyordu, diğeri yine eve pek uğramazdı sanayide dükkanda yatardı, en büyük hepten yoktu, o yurtdışında okuyordu. Hem de ben doğdum doğalı. Annemsiz ev bekar eviydi, ara sıra uğranıyordu.

1’e yazdırılırken annem Müdür Bey’le bi konuşma yaptı; “pekmez bitmeden köyden gelemeyiz, geç başlasın, zaten çoktandır okuyor az da yazabiliyor epeydir, geride kalmaz” dedi.

Arkaları gür kıvırcık, tepeleri pasparlak kafalı Müdür Bey döndü bana baktı. Hemen ayağa kalktım, evde günlerdir prova ettiğim gibi ellerim yanlarda, başım dik, öylece bekledim. Annem demişti; nerde öğretmen görürsen önünü kesme, sözünü kesme, saygı duruşunda bekle, selam ver. Anneden sonra en kutsal varlık öğretmendir unutma.

Müdür bakmayı kesti ve kararını açıkladı, ikna olmuş ses tonuyla geç başlamama izin verdiğini söyledi. Sonra usulca ekledi; badem, ceviz filan var mı köyünüzde Hanife Hanım? Annem gülümseyerek baş salladı; var var, getiririm ben inşallah size dedi.

Böylece bebeklikten beri olduğu gibi teyzem, Musti, annem ve ben pekmez kaynatmak için köye gitmelere yine devam edebilecektik..

Ama edemedik..Annem, öylesine, sanki sıradan bi haberi verir gibi bi anda; “Mustafa köye gelmiyor bu sene” deyiverdi. Kafamdan aşağı kaynar sular döküldü. Şu yalan dünyadaki 7-8 senelik ömrümde kendime en yakın bulduğum kişi Mustiydi. Musti’yi bazen kendim, kendimi de Musti sanıyordum. Bi kere bunu Musti’ye söylemiştim, “sakat mısın kızım sen” deyip kafama fiske vurdu. Ama sonra üzülüp hem kafamı öptü hem eski Teksas Tommiks’lerinden verdi hem de kiracıları Nevzat bakkaldan Mey-Buz aldı.

Neyse işte, annem Musti gelmeyecek dedi, kurma bebek gibi ağlamaya başladım, banane banane o zaman ben de gitmem diye yerlere attım kendimi. Musti yoksa ne köyün ne şehirin ne de dünyanın bi anlamı kalıyordu.

Akşam son hazırlıklar için teyzemlere gittiğimizde Musti niye gelmiyor gelsin diye teyzeme sarılıp ağladım, o kadar ağladım ki ağzım yüzüm salya sümük oldu. Musti’nin abileri ağlayışımla dalga geçip odadan odaya koşturdular peşimden. Musti de olup biteni seyredip benimle dalga geçti, alkış tuttu. Gitmeyecem işte gitmeyecem oh olsun diye iyice delirtmeye çalışıyordu.

Sonunda teyzem önümü kesti, kucağına aldı beni. Yüzümü gözümü sildi, öptü kokladı, oğlanları peşimden uzaklaştırdı, ceza olarak sıfır traşlı kafalarına şaplak vurdu, Musti’nin kulağını büktü, bi daha kim Virgie’yi ağlatırsa bu geliyor diye beş kardeşi gösterdi..

Teyzemin bağrında yaşadığım o anların; duyduğum o sahiplenilmenin, kayırılmanın, koşulsuz sevilmenin hazzını dün gibi hatırlıyorum..ve V yakalı boydan elbiselerinin yakasından görülen beyaz teninin kokusunu, kollarındaki dirseğe kadar sıralı bileziklerin şıngırtısını ve bal rengi gözlerindeki hiç bitmeyen hüzün ve elemi..

Sonra ellerimi tutup arada öpe öpe anlattı bana. Musti’nin öğretmeni değişmiş bu yıl. (4’e gidiyordu o) Yeni gelen izin vermemiş. Ne dedilerse ikna edememişler. Musti abileriyle kalacakmış. Hem onun ablası da vardı, ona bakardı ki. Benim yoktu..

Kabul ettim mecburen, ağlamayı kestim . Bir kaç gün içinde de hazırlıklar tamamlandı. Ortanca abimin kullandığı teyzemgilin tahta kasalı kocaman kırmızı kamyonu ile yola çıktık. Abim bizi bırakıp dönüyor, 1 ay sonra tekrar almaya geliyordu. Pekmez tenekeleri o kamyonla şehre götürülüyordu. 70-80 teneke diye hatırlıyorum.

Şöfer mahallindeydik hepimiz. Ben zaten her yere sığan minicik bir çocuktum. Ancak azmetmiştim Eylül ayını ağlayarak geçirmeye, bu sefer de arkada kasada gidicem diye ağladım. Ama abim kocaman kaşlarının altından öyle bi baktı ki koşa koşa şöfer mahallinde teyzemin kucağına yerleştim.

Köye vardık, annemle teyzemin getirdiği şeyler dağıtılmaya başlandı hemen o akşam. Gece dağıtılması makbuldü. Annem ve teyzem her Eylül köye gelişte getirdikleri paketleri hısım akraba ve sülaleye dağıtırlardı. Ben paket dedim anlaşılsın diye, çıkın-bohça. Ebemgilin evinde, şimdi bizim hol dediğimiz onların mabeyin dediği aralığa kumaş bohçalar yayılır, bir paket şeker, bir paket çay, Samsun, Bafra, Maltepe, Birinci ne alınmışsa birer cigara paketi ve ikişer somun ekmeği çıkın edilirdi. (Goca Yenge, Hacı Iraz, Güllü Ayşası gibi bilge kadın konumundaki hanım akrabalara 4 metre şalvarlık kumaş, Yahya Dayı, Şevketlerin Hasan, Koreli Gazi İlyas gibi adı namlı-geçmişi şanlı erkek akrabalara da triko süveter konulurdu)

Sonra sülaleden bir kaç genç (bu oğlanlara kağıt para verirdi teyzem, teyzemin kağıt parası çoktu) kollarına çıkınları takar, tembih edilen evlere gece bitmeden tek tek dağıtırlardı.

Şehre göç etmiş ve hali vakti az çok yerinde olan kişilerin köyüne/ köylüsüne vefa ve sadakat nişanesi idi bu. Alamanyalara gidip epey durumu iyi olanlardan ise bu hediyelerden ziyade, köy mezarlığına duvar çevirttirmesi, caminin damına sac ya da kiremit yaptırtması beklenirdi.

Uzatmayayım, o gece çıkınlar yerine yerleşti, yol yorgunluğu yemek yiyip yattık, ancak uyumak ne mümkün..

Yo yo deli Meyrem gelmedi :)) ( Deli Meyrem’i merak edenler bkz: https://youngvirginia.home.blog/2019/06/23/deli-meyrem/)

Ebem uyutmadı annemgili. Tam dalacağız; bakın hele kızlar, Yakup Dayınızın Keziban’a da verdiniz mi çıkın? Verdik ana verdik. İyi hadi uyuyalım gayri. Bakın hele kızlar, Durmuşların Ümmü Güssün’e de verildi mi? Verildi ana. İyi hadi uyuyalım gayri. Biraz sessizlik. Derken ebemin çekingen sesi; Gıldırların Hatça’ya zaten vermişsinizdir..

Ve uyuya uyana sabah oldu. Horozlar öter ötmez kalkıp cama dikildim. Köy bir yamaç üzerindeydi ve tek ana caddesi vardı; cadde dediğim ince bir yol. Tüm köy ordan gelip geçiyordu her yere. Tüm köy, çayırlara yayılmaya götürülen keçiler, inekler, koyunlar. Camiye giden dedeler. Ve okul çocukları. Öğretmen bile o yoldan geçiyordu! Öğretmen! Ve yine ağlamaya başladım. Öğretmenim ve okul geldi aklıma. Bağa üzüm kesmeye hısım akrabadan boş insan toplamaya çıkan annem benim ağladığımı görünce can sıkıntısıyla seyirtti. Gene mi Mustafa’ya ağlıyor bu dedi teyzeme. Teyzem bana göz attı, dil çıkardı; yo düştü de ondan dedi. Teyzem kurtarmasaydı annem bu sefer dövecekti sanırım beni. Sustum, aklıma bi fikir geldi ve birden gülmeye başladım. Sonra teyzeme dönüp boynuna tırmandım, kulağına planımı fısıldadım.

Devam edecek…

Saadet Teyze (devam)

Yine Saadet Teyze’nin geldiği bir gündü. Ondan haber gelmezden az önce evde kızılca kıyamet kopmuş, herkes bir odaya çekilmişti. Ben böyle zamanlarda bir toz zerresine dönüşür, masanın altından hiç çıkmazdım. Sallamalı bebeğim, onun pullu battaniyesi (gırgırın üstünden aşırmıştım), üstü taçlı terliğim ve masanın dört bacağı, biz halimizden memnunduk.

Derken babamın işçisi oğlan geldi, demir kapımıza vurdu, annem çıktı, çocukla mırıl mırıl konuştu ve içeriye doğru Saadet geliyormuş diye seslendi. Sanki bu haberle bir sihir yayıldı eve, az evvel kavga edip odalarına çekilmiş herkes kurma bebekler gibi odalarından fırlayıp evin her tarafına dağıldılar.

Annem tandır fırınını yakmaya, abim tavuk kesmeye, yengem evi toz dumana katarcasına süpürmeye başladı. Belki de böyle olmadı, ben koltuğumun altında “okula başladım bunu da öğretmenimiz verdi” diye millete göz göre göre yalan attığım Cin Ali serisi ile bir köşeden herkesi izlerken uyduruyorumdur 😋

Annem dolapta her zaman mayalı duran hamurundan, yaktığı tandır fırınına tepsi ekmeği sürdü, Saadet Teyze köy ürünlerini çok severdi, anneme “köylüm” babama “hemşerim” derdi. Anneme babamı över, babama annemi methederdi. Abime bi keresinde “ikisi de deli bunların, sabredin çocuğum” dediğini duydum. Yumuk yumuk kollarıyla beni kendine çeker, “bunu bana verin” derdi. Ona verilmek nasıl bi şeydi anlamadığımdan, yüzünü dikkatle inceler bir cevap bulmaya çalışırdım.

Size söylemedim, Saadet Teyze o günün iktidarda olan siyasi partisinin il kadınlar başkanı idi. Evet. Hiç durmaz siyaset konuşurdu. Feci sigara içerdi.

Abimin kestiği tavuk düdüklüden çıkmadan geldi. Sofrada bol çeşidi severdi. Ben en çok etli bulgur pilavını beklerdim, bi de su böreği. Beni de yamacına oturtur, yemekten et seçer, ağzıma verirken de anneme, “köylüm buna hiç bakmıyorsun” derdi.

Ben prematüre doğmuşum. Annem günsüz derdi. Kolum dirsekten bileğe kadarki kısım serçe parmağı kadarmış annemin, hep anlatırdı. Böyle olacağı kimin aklına gelirdi derdi bi de bana bakarak. Gören de büyümemden rahatsız olmuş, ya da ben Herkül gibi bi şey olmuşum sanırdı.

O gün Saadet Teyze annemle dertleşti biraz. Her işine koşan o pratik becerikli kız, görümcesinin kızı Fatma, oğlu Soner’e aşık olmuş. Yani öyle olduğunu düşünüyormuş Saadet Teyze. Annem de, ”alıver oğluna, elde daha iyisini mi bulacan” dedi. “Yok” dedi Saadet Teyze, “kız iyi de anası nalet. Onun kızı alınmaz..”

O an hiç kimse Fatma’nın, Saadet Teyze’nin hayatını darmadağın edecek bir sevdaya tutulduğunu bilmiyordu elbette..