Andık

Alt katında Nesibe Teyze’nin oturduğu, tahta merdivenle çıktığımız, ikinci kattaki evimizde annemler sanırım 5-6 sene oturmuşlar. Ben o evde doğmuşum ve 5 yaşımdayken taşındık oradan. Annem hep ne kadar geçim ehli olduğunu anlatmak için şu cümleyi kurardı; ben filancalar gibi bi insanlarla bile 10 yıl komşuluk ettim..

O evde ilk belleğim açıldı. Bebeklikten çocukluğa o evde erdim. İlk anılarım hep oraya ait, beyaz badanalı duvarlar, yerde kırmızı çift el dokuması halı. Kapıların tutma yerleri kara demirden ve açma mekanizması “şık düşen” dedikleri bi sistem. Siz kapıdaki tutamaktan tutup baş parmakla yaprak gibi bir şeye basıyorsunuz, onun arkadaki uzantısı, kapıyı açan dili, yandaki yuvadan çıkartıyor.

Annem çocukken, bir kızın erişkin olduğu bu şık düşene ulaşmasından anlaşılırmış. Ve görücülere kızımız küçük denmezmiş artık. Anneciğim de yaşıtları usul usul sözlenmeye filan başlamış olacak ki heves etmiş evlenmeye, gelip gidip ölçüyormuş boyunu.

Bir gün evlerinde yabancı misafir varken, dedem normalde bile kızlarını misafire çıkartmazken, annem gümm diye misafirli odaya dalmış ve ayarlayamadığı ergen ses tonuyla adeta haykırmış: Anaaa bubaa, boyum şık düşen’e erişti!

Bilmiyorum dayak filan yedi mi -ki dedem elle döverdi, ebem dille döverdi- kimbilir ne azarlar işitmiştir benim koca meraklısı kıymetli anam, derken bir kaç görücü gelmeye başlamış ve bir iki yıl içinde art arda iki bacı gelin olmuşlar. Ay ta 1948 senesinden, İç Anadolu’nun en en geri kalmış bir köyünden söz ediyoruz, çocuk gelin olayına girmeyelim ve hepsinin ruhları huzur içinde uyusunlar..

Ne diyordum? Ha, ilk hatırladığım şeylerden biri bu şık düşen işte. Ancak ben o evde, elimin şık düşene erişmesini geçtik, kucağa alınmadan bir odadan bir odaya gitmeyecek kadar nazlı bir bebektim. Kucakta gezdiğinizi hatırlar mısınız? Ben hatırlarım, bunu söylediğimde çocuklarım, “çünkü çok miniktin değil mi Virgie’cik” diye saldırdılar öpmeye beni. Evet, prematüre idim ve sanırım 6 yaşıma kadar kucaklarda gezdim :)) Hayatta en keyifli şey!

Annemin ayrı, babamın ayrı, abilerinin ayrı gezdirişi olurdu. Yanımızdaki iki abimin ayrı, yurt dışında okumakta olup 5-6 ayda bir ziyarete gelen abimin ayrı kucakta gezdirişi olurdu. Mehmet Dayı’mın ayrı, Ali Amca’mın ayrı kucaklayışı. Çok sevilen bir çocuktum. Rastgele seven biri, az sonra tekrar ya hediye ya kucağına alıp okşama/konuşma ile o kurduğu bağı sürdürmek isterdi.

Ancak yeryüzünde en çok seven, en şiddetli seven, en öldüresiye seven, annemdi. Esen yelden, yan bakandan, adımı anandan, halimi hatrımı sorandan, öpenden, okşayandan sakınır; kaçırırlar mı, düşer sakatlanır mı, zatürre mi olur, bronşite mi tutulur korkusundan başımda bekler, eteğinden ayırmazdı. Aşağıdaki Nesibe Teyze’nin çocuklarıyla oynamak için izin isterdim git derdi, merdivende durdurur, ben de geliyorum derdi.

Ve canım anam beni ayağında sallayarak uyuturdu. Yere koysa üşüteceğim, divana koysa düşeceğim, kucağına alsa elleri dolu olacak; ayağına yastık koyar, beni şap şap şap diye şiddetle öperek dizine yatırırdı. Eline de ya “zürafa” denilen tülbent kenarı oya tabanlığı, ya 5 şişle çorap (kibarlık olsun diye şiş dedim, mil deniyordu o damaklı amatör tığlara) örerdi ve..masal anlatırdı bana..

Andık. Masal kahramanımızdı Andık. Deli Meyrem gibi zihnime çakılmış. Hürü’nün (geçmiş sayfalarda var) başlattığı korku masalları serisinde annem Andık ile çığır açmıştı.

Efendim, bencileyin yaramaz bi çocuk, her gün annesine “anne ben sokağa çıkacam, anne ben komşumuzgillere inecem” der dururmuş. Bir gün annesi demiş ki, şuna bir ders vereyim de dışarı gitcem deyip durmasın bi daha. Hemen planını uygulamaya koymuş. Çocuğunu evin dışındaki taşlığa çıkarmış. Gece gece evet. Çocuk orda korkacak, bir daha da sokak (annem gezmeye sokak derdi) istemez olacakmış.

Çocuğu bırakmış ve kapıyı örtmüş. Çocuk ağlamış epeyce. Derken sesi kesilmiş. Anne, hah demiş akıllandı çocuğum sustu, alayım şunu içeri. Kapıyı açmış. Çocuğu yok. Sağa sola bakmış yok. Derken kapının hemen ağzındaki eşiğe bakmış. Orada çocuğunun dişleri tırnakları ve saçları duruyormuş öylece.

Bir daha Nesibe Teyzelere gitme konusunda hiç hevesli olmadım.

Masum

Hangi birini ele alacağımı bilemiyorum. Önümde facia denebilecek bir aile tablosu var. Annede kemikleşmiş kişilik; çocuklarına karşı ayrımcılık, kocaya nefret. Baba; sevgi, saygı, insanlık, şefkat duygularını içinde bir yerlerde bir çekirdek kadar ancak muhafaza edebilmiş bir baba..

Babaların duygularını anneler tetikler. Annelerin duygularını baba besler. Eş olmak o sebeple doyum ve çile ortaklığıdır. Annenin sürekli kanırttığı babanın da acısını içine gömerek bütün tarafları memnun etmeye çalıştığı bir durum var ve aslında mağdur hangisi çok da belli değil. Çünkü bazen onları aşırı korumaya çalışarak da sevdiklerimize zarar veriyoruz..

Suçu gizlemek, bizi suçlu yapar mı?

Anne karakteri birden gözlerimin önüne Norma Bates’i getirdi (Bates Motel). Tıpkı Norma gibi ölü mü sağ mı belirsiz gezinişleri, karanlık ruhu, kocasına bile açmadığı duyguları, dengesiz sevgi ve nefreti ile Aliye Rona Hanım’a rahmet okutuyor.

Evlilik, çocuk eğitimi, ruhsal sorunlar (bu madde uzun uzun uzun açılmalı, belki sonra..) aldatma, aile içi gizli sırlar ve kalplerde kimseye açılmamış tortular -travmalar. Size karmakarışık bir yumak veriliyor ve siz her bir ucunda kendi hayatınıza dair sökükler buluyorsunuz.

Daha bir de başrolde gördüğümüz ‘arızalı’ kahramanlar var; mesleği suçu önlemek ve suçluyu bertaraf etmek olup kendi kişisel hayatındaki sorunlar nedeni ile mesleğine kendini veremeyenler; o mevzu bu yazıyı ve beni aşan bir ‘kangren’.

Tek tek masum olup bir şekilde suça bulaşınca birden kötü adam ve kadınlara dönüşen bu insanların davaları kolay kolay çözülmez..