Hırsız

Ve Musti gitti.
“Onunla beraber dünyanın en güzel ismi de gitti.”
(Güncel bir diziden aşırdım bu lafı. Ama inanınız çocuk kalbimde o isim dünyanın en güzel ismiydi..)

Biz de iki gün daha kalıp annemin evi özlemesi, teyzemin annemle tartışıp desteğini çekmesiyle kös kös ana kız eve döndük.

Garip bi ilişkileri vardı annemle babamın. 1 ay kadar dünyanın en uyumlu, en mutlu çifti oluyorlar, birlikte bahçe çapalıyor, odun kırıyor, akraba hısım dolaşıp saatlerce güle oynaya sohbet ediyorlardı. Sonra birden bi şey oluyor, kanlı bıçaklı düşmana dönüşüp, bağıra çağıra kavgalar ediliyor; babam annemi tekme tokat dövüp evden atıyordu ve bahar mevsiminden birden kasırgalı tufanlı kışa geçiyorduk hepimiz. Bu nedenle en iyi günde bile bilirdik ki o bahar kalıcı değil, ardından uzun bir kış gelecek.

Aradan 4-5 gün geçmeyecekti ve biz yine teyzemlerin evin yolunu tutacaktık, bundan emindim. Dönüş yolunda bunu düşünmek, beni eve yaklaştıkça teselli ediyordu. Mutsuz çocuklar teselli yaratmada üstün başarı elde ederler hep.

Ertesi sabah ansızın teyzem çıkageldi. Musti’yi özlemiş, Kuran Kursuna ziyarete gelmiş (bizim mahalledeydi kurs), ama onu almamışlar. O da çok sinirlenmiş bize gelmiş. Babamdan rica etti, mahallenin camiinin imamına yolladı, Kuran kursu yetkililerini tanıyor olabilir diye. Babam gitti konuştu, sahiden de imam tanıyormuş kurs yetkililerini, babamla birlikte gitmişler kursa, ama hayır demiş idareciler, kursa gelen çocuk 1 ay dolmadan evci çıkamaz, ailesi ile görüştürülmezmiş. İmam ve “annesi çok hasta” yalanını atan babam ne deseler ikna edememişler Keskin Hoca’yı.
(Sonra anlatırım bu Keskin Hoca ve karısı Hacer Teyzeyi. )

Teyzem kızdı, öfkelendi, Kursa verdiğine pişman olmuştu çoktan, annemle hacılara hocalara atıp tuttular, annem iyice körükledi teyzemi, ama yapacak bir şey bulamadılar.
Teyzem evine dönmek için müsaade istedi. Giderken anneme “Virgie’yi de götüreyim, siz de akşama yemeğe gelin, moralim çok bozuk iki muhabbet ederiz” dedi, annem “şimdi durmaz bu, Mustafa da yok, biz akşam hepimiz toplanıp geliriz, eniştenle aramız düzeldi gayri” dedi. Teyzem dişlerinin arasından “kaç gün sürecek bakalım” diyerek kalkıp kapıya yönelirken, “ben de gideceğim” diyerek ayakkabılarımı almaya koştumsa da annem göndermedi. Gene ağladım bir sürü teyzemin ardından. Teyzemin, dayılarımın daha doğrusu her gidenin ardından “ben de gideceğim” diye bir ağlama huyum vardı ki herkesi bezdirmiştim bu konuda. Annem konu komşuya mahcup olurdu bahçede bağırarak ağlayışımdan; “her gelenin ardına düşer bu” derdi. Bu seferki ağlamamda Musti’nin kurstan çıkamaması, onu görememek ızdırabı da vardı biraz..

Akşam. Babam kapıdan girer girmez “hadi bacımgile yemeğe davetliyiz” diyerek gezmelik ceketini uzattı annem. Babam; “olur canım, akşama kadar araba üzerindeydim ama, yayan gidelim olmaz mı” dedi ve herkes hazırlandı, güle oynaya yola düştük. O yollardan ailemle böyle el ele kol kola neşe içinde gitmek, benim için masal gibi, rüya gibi şeylerdendi. Ömrümüzün baharı dedikleri bu olsa gerek..

Uzaktan teyzemlerin bütün ışıklarının yandığını görünce kalbim sevinçle çarptı. O iki katlı yeşil evden sokağa taşan ışıltı, benim çocuk kalbime ne keyifler vadediyordu. Teyzem, gönlü coşup sofralar donattığı zaman, tüm evin ışıklarını açar, evi şaşaaya boğardı. Avizelerdeki üçerli beşerli ampüllerin duvarlarda dolaşan kristal yansımalarında dışardan görülen bir saadet gizliydi sanki.

Eve girdik. Abim, teyzemin iki büyük oğluyla hemen bir odaya sokuldu ve kapıyı da -biliyorum, ben girmeyeyim diye- sıkı sıkı örttüler. Hep kızlardan, sinemalardan filan konuştuklarını ben bilmiyor muydum sanki. Usul usul kapıya sokulur, bebeğimle oynar gibi yapar, konuşmalarını çözmeye çalışır, çoğu kez onları dinleyerek holdeki tekli koltukla uyur kalırdım.

Babam Hiç bir zaman kendisini tam onaylamayan pek kıymetli baldızıgilde sorunsuz geçen akşamın ve ailesini bir arada tutmanın verdiği keyif içinde teyzemin açtığı tv’den haberleri izliyor; annem, teyzem ve kızı Cennet masaya tabak çanak taşıyorlardı.

Kimseye görünmeden Musti’nin odasına girdim. Odada kabarık yataklı bir somya (yatağın altı Musti’nin zulasıydı, yok yoktu orada, bir dükkan dolusu şey vardı), bir tekli koltuk, terek dedikleri sanayi tipi raflardan yapılma karman çorman kitaplık ve bir köşede kocaman sepetler içinde (küfe, annemler köfün derdi, bağbozumu zamanında sırtlarında üzüm taşırlardı) koca koca sarı elmalar. Alakova Çiftliği’nden kamyonla meyve (vişne, kayısı ve elma) gelir, teyzem bir kısmını mahalleye dağıtır, birazını fakir akrabalara yollar, ‘kış elması’ da denen sarı elmaların kalanını kışın tüketmek üzere bu odada muhafaza ederdi. Çürüyenler doğruca tavuklara gider, çok eriyikler sirke yapılırdı. O odadan her mevsim elma kokusu yayılırdı.

Elime bir elma alıp ısırarak camdan dışarıları seyrettim. Sokaklardaki tek tük insanlar arasında Musti’nin eve doğru gelişini hayal ettim.. Çünkü “kaçıp geleceğim” demişti.

Yemek yendi. Teyzemle babam birer Marlboro sigarası yakıp (babam Bafra, abilerim Samsun ve Maltepe içerdi, teyzem Marlboro içerdi) TV karşısında sohbete koyuldu, ben bulaşık yıkayan Cennet Ablanın yanına tabure çekip üzerine oturarak ordan burdan sohbete daldım.

Derken ansızın çatıdan bağırtılar, boğuşma sesleri gelmeye başladı. Nasıl oldu bilmiyorum, içime doğdu derler ya, en tiz sesimle: Çatıda Musti var! Musti gelmiş! Mustiiiii! diye hoplamaya başladım. Kimse ne olduğunu anlayamadı. Dışarıdan gelen bağırışlara mı, benim tiz çığlıklarıma mı koşsunlar bilemediler, herkes hole hücum etti.
Teyzem birden döndü ve yatak odasına girip dolapta saklı duran tüfeğini aldı, kapıya seğirtti. Yukarıdan hala boğuk insan sesleri ve bir şeylerin üzerine basılmasıyla zeminden çıkan haşırtılı kütürtülü çıtırtılı sesler geliyordu. Teyzem önde, annem arkada merdivenleri çıkarken, bizler kapı önündeki beton zeminde korku ve heyecanla bekleştik, birden bir adam teyzemi ve annemi itip, merdivenleri üçer beşer atlayarak önümüzden geçerek kaçtı gitti.

Yıllarca teyzemin o anlardaki halinin taklidi yapılıp gülüşüldü, ancak o an dehşetli korkudan kimsenin aklına gülmek gelmiyordu; teyzemin korkudan dili tutulmuş; o loş merdiven aralığında elinde silah, anlaşılmaz galiz küfürler ediyor, boğuk çığlıklar atıyordu.

Babam ve evdeki gençler hemen sokağa fırladılar, karanlık sokaklarda oraya buraya bilinçsizce koşturup çarçabuk eve döndüler.
Bizler çatıya koştuk hemen. Teyzem ve annem ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı, derken yine herkesi korkudan titreten bir şey oldu, adamlardan biri hala duruyordu galiba, bacanın arkasından haşır huşur sesler geldi. Teyzem silahı bu kez doğrultabildi ve yine dili biraz peltek ama anlaşılır şekilde “çık lan deyyus” diye bağırdı. Daha teyzem susmadan bacanın ardındaki “adam” fırladı ve üzerimize doğru atıldı.

Kış bastırmadan 3-5 ton ıslak kömür alıp kurusun diye çatının zeminine yaymışlardı, gece karanlığında ıslak kömür ışıl ışıl parlıyordu. Baca karaltısından eli yüzü kan ter içinde, sümüklü maymun suratlı, sarı kafa Musti çıktı. Annesine sarıldı hemen, nasıl da ağlıyordu boğuk boğuk, ama ne dediği anlaşılmıyordu. Teyzem “Mustafa’m guzum” diye haykırarak Musti’yi sarıldı, gözyaşlarından kara izler oluşmuş yüzünü öpüp kokladı.

İçeri geçildi. Evdeki gençleri bi kaç yüz metre ilerdeki karakola yolladılar, annesinin kucağına yaslanan Musti anlatmaya başladı. Çatıya hırsız girmiş. “Gündüzden kapının önüne gelen kömür kamyonunu görmüş olmalı” dedi babam. Hırsız tam çuvallara kömür doldururken, Kuran kursundan kaçıp çatıya saklanan Musti ile burun buruna gelmişler, Musti çığlık atıp bas bas bağırınca da..gerisini biliyorsunuz..

Karakoldan yaşlı bir polis amca geldi, olan biteni dinledi, “biz arar buluruz, siz rahat uyuyun” dedi, babama “siz kimsiniz” dedi, babam “eniştesi oluyorum” dedi, “bugün bu evi boş bırakmayın” dedi polis amca ve gitti.


Bütün ışıkların yandığı o evde şaşaalı bir kutlama filan olmamıştı o gece, ama belki de Musti’nin canına kastedilecek polisiye bir vak’a yaşanmıştı ve herkes olayın şoku ile koltuklara çakıldı kaldı.

O gece orada kaldık. Teyzem, sarı kafası kömürlere bulanan Musti’yi yıkadı hemen, bizden müsaade istedi ve ana oğul sarılıp yattılar. Ben de anne babamla bize ayrılan odadaki yatağıma geçtim, uzandım. O gün yaşadıklarımızı düşünürken yeniden korkuya kapılıp anneme sımsıkı sarıldım. İçim dehşetle ürperiyorsa da yüzüm ışıl ışıldı; Musti söz verdiği gibi gelmişti; sabah kalktığımda, artık kursa gitmeyecek olan Musti ile bisikletin arkasında fırına gidecek, (bi keresinde böyle bisikletle giderken bi tümsekte beni düşürmüştü de hiç fark etmemişti, öyle yolun ortasında dönmesini beklemiştim; biliyordum dönerdi hep..) kümesten yumurta toplayacak (Musti, bir ikisini kafasında kıracak çiğ çiğ içecekti oracıkta ve bana da içirmeye çalıştıkça ben ciyyak ciyyak bağıracaktım, tavuklar çil yavrusu gibi kümesten kaçışacaktı) ve akşamlara kadar saç saça baş başa gülüşüp oynaşacak olmanın keyfi ile uykuya daldım..

Virgie yine köy yollarında

Yine güz gelmişti ve okullar açılıyordu, 2’ye başlıyordum. Annemin deyimiyle okumaya çok iştahlıydım, “inşallah okuyup öğretmen olacak”tım. Çok okur bu, belki de ‘profosor’ olur derdi, ama öyle derken övünme değil, “başımıza profesör kesilecek” serzenişi hissedilirdi.

Öğrenci değilken kolaydı köye pekmez kaynatmaya gitmek de okula başlamıştım artık ve annemsiz şehirdeki evimizde kalmam çok zor görünüyordu. Babam çalışıyordu esnaftı, abim liseye gidiyordu okuldan gelince evde fazla durmuyordu, diğeri yine eve pek uğramazdı sanayide dükkanda yatardı, en büyük hepten yoktu, o yurtdışında okuyordu. Hem de ben doğdum doğalı. Annemsiz ev bekar eviydi, ara sıra uğranıyordu.

1’e yazdırılırken annem Müdür Bey’le bi konuşma yaptı; “pekmez bitmeden köyden gelemeyiz, geç başlasın, zaten çoktandır okuyor az da yazabiliyor epeydir, geride kalmaz” dedi.

Arkaları gür kıvırcık, tepeleri pasparlak kafalı Müdür Bey döndü bana baktı. Hemen ayağa kalktım, evde günlerdir prova ettiğim gibi ellerim yanlarda, başım dik, öylece bekledim. Annem demişti; nerde öğretmen görürsen önünü kesme, sözünü kesme, saygı duruşunda bekle, selam ver. Anneden sonra en kutsal varlık öğretmendir unutma.

Müdür bakmayı kesti ve kararını açıkladı, ikna olmuş ses tonuyla geç başlamama izin verdiğini söyledi. Sonra usulca ekledi; badem, ceviz filan var mı köyünüzde Hanife Hanım? Annem gülümseyerek baş salladı; var var, getiririm ben inşallah size dedi.

Böylece bebeklikten beri olduğu gibi teyzem, Musti, annem ve ben pekmez kaynatmak için köye gitmelere yine devam edebilecektik..

Ama edemedik..Annem, öylesine, sanki sıradan bi haberi verir gibi bi anda; “Mustafa köye gelmiyor bu sene” deyiverdi. Kafamdan aşağı kaynar sular döküldü. Şu yalan dünyadaki 7-8 senelik ömrümde kendime en yakın bulduğum kişi Mustiydi. Musti’yi bazen kendim, kendimi de Musti sanıyordum. Bi kere bunu Musti’ye söylemiştim, “sakat mısın kızım sen” deyip kafama fiske vurdu. Ama sonra üzülüp hem kafamı öptü hem eski Teksas Tommiks’lerinden verdi hem de kiracıları Nevzat bakkaldan Mey-Buz aldı.

Neyse işte, annem Musti gelmeyecek dedi, kurma bebek gibi ağlamaya başladım, banane banane o zaman ben de gitmem diye yerlere attım kendimi. Musti yoksa ne köyün ne şehirin ne de dünyanın bi anlamı kalıyordu.

Akşam son hazırlıklar için teyzemlere gittiğimizde Musti niye gelmiyor gelsin diye teyzeme sarılıp ağladım, o kadar ağladım ki ağzım yüzüm salya sümük oldu. Musti’nin abileri ağlayışımla dalga geçip odadan odaya koşturdular peşimden. Musti de olup biteni seyredip benimle dalga geçti, alkış tuttu. Gitmeyecem işte gitmeyecem oh olsun diye iyice delirtmeye çalışıyordu.

Sonunda teyzem önümü kesti, kucağına aldı beni. Yüzümü gözümü sildi, öptü kokladı, oğlanları peşimden uzaklaştırdı, ceza olarak sıfır traşlı kafalarına şaplak vurdu, Musti’nin kulağını büktü, bi daha kim Virgie’yi ağlatırsa bu geliyor diye beş kardeşi gösterdi..

Teyzemin bağrında yaşadığım o anların; duyduğum o sahiplenilmenin, kayırılmanın, koşulsuz sevilmenin hazzını dün gibi hatırlıyorum..ve V yakalı boydan elbiselerinin yakasından görülen beyaz teninin kokusunu, kollarındaki dirseğe kadar sıralı bileziklerin şıngırtısını ve bal rengi gözlerindeki hiç bitmeyen hüzün ve elemi..

Sonra ellerimi tutup arada öpe öpe anlattı bana. Musti’nin öğretmeni değişmiş bu yıl. (4’e gidiyordu o) Yeni gelen izin vermemiş. Ne dedilerse ikna edememişler. Musti abileriyle kalacakmış. Hem onun ablası da vardı, ona bakardı ki. Benim yoktu..

Kabul ettim mecburen, ağlamayı kestim . Bir kaç gün içinde de hazırlıklar tamamlandı. Ortanca abimin kullandığı teyzemgilin tahta kasalı kocaman kırmızı kamyonu ile yola çıktık. Abim bizi bırakıp dönüyor, 1 ay sonra tekrar almaya geliyordu. Pekmez tenekeleri o kamyonla şehre götürülüyordu. 70-80 teneke diye hatırlıyorum.

Şöfer mahallindeydik hepimiz. Ben zaten her yere sığan minicik bir çocuktum. Ancak azmetmiştim Eylül ayını ağlayarak geçirmeye, bu sefer de arkada kasada gidicem diye ağladım. Ama abim kocaman kaşlarının altından öyle bi baktı ki koşa koşa şöfer mahallinde teyzemin kucağına yerleştim.

Köye vardık, annemle teyzemin getirdiği şeyler dağıtılmaya başlandı hemen o akşam. Gece dağıtılması makbuldü. Annem ve teyzem her Eylül köye gelişte getirdikleri paketleri hısım akraba ve sülaleye dağıtırlardı. Ben paket dedim anlaşılsın diye, çıkın-bohça. Ebemgilin evinde, şimdi bizim hol dediğimiz onların mabeyin dediği aralığa kumaş bohçalar yayılır, bir paket şeker, bir paket çay, Samsun, Bafra, Maltepe, Birinci ne alınmışsa birer cigara paketi ve ikişer somun ekmeği çıkın edilirdi. (Goca Yenge, Hacı Iraz, Güllü Ayşası gibi bilge kadın konumundaki hanım akrabalara 4 metre şalvarlık kumaş, Yahya Dayı, Şevketlerin Hasan, Koreli Gazi İlyas gibi adı namlı-geçmişi şanlı erkek akrabalara da triko süveter konulurdu)

Sonra sülaleden bir kaç genç (bu oğlanlara kağıt para verirdi teyzem, teyzemin kağıt parası çoktu) kollarına çıkınları takar, tembih edilen evlere gece bitmeden tek tek dağıtırlardı.

Şehre göç etmiş ve hali vakti az çok yerinde olan kişilerin köyüne/ köylüsüne vefa ve sadakat nişanesi idi bu. Alamanyalara gidip epey durumu iyi olanlardan ise bu hediyelerden ziyade, köy mezarlığına duvar çevirttirmesi, caminin damına sac ya da kiremit yaptırtması beklenirdi.

Uzatmayayım, o gece çıkınlar yerine yerleşti, yol yorgunluğu yemek yiyip yattık, ancak uyumak ne mümkün..

Yo yo deli Meyrem gelmedi :)) ( Deli Meyrem’i merak edenler bkz: https://youngvirginia.home.blog/2019/06/23/deli-meyrem/)

Ebem uyutmadı annemgili. Tam dalacağız; bakın hele kızlar, Yakup Dayınızın Keziban’a da verdiniz mi çıkın? Verdik ana verdik. İyi hadi uyuyalım gayri. Bakın hele kızlar, Durmuşların Ümmü Güssün’e de verildi mi? Verildi ana. İyi hadi uyuyalım gayri. Biraz sessizlik. Derken ebemin çekingen sesi; Gıldırların Hatça’ya zaten vermişsinizdir..

Ve uyuya uyana sabah oldu. Horozlar öter ötmez kalkıp cama dikildim. Köy bir yamaç üzerindeydi ve tek ana caddesi vardı; cadde dediğim ince bir yol. Tüm köy ordan gelip geçiyordu her yere. Tüm köy, çayırlara yayılmaya götürülen keçiler, inekler, koyunlar. Camiye giden dedeler. Ve okul çocukları. Öğretmen bile o yoldan geçiyordu! Öğretmen! Ve yine ağlamaya başladım. Öğretmenim ve okul geldi aklıma. Bağa üzüm kesmeye hısım akrabadan boş insan toplamaya çıkan annem benim ağladığımı görünce can sıkıntısıyla seyirtti. Gene mi Mustafa’ya ağlıyor bu dedi teyzeme. Teyzem bana göz attı, dil çıkardı; yo düştü de ondan dedi. Teyzem kurtarmasaydı annem bu sefer dövecekti sanırım beni. Sustum, aklıma bi fikir geldi ve birden gülmeye başladım. Sonra teyzeme dönüp boynuna tırmandım, kulağına planımı fısıldadım.

Devam edecek…

Andık

Alt katında Nesibe Teyze’nin oturduğu, tahta merdivenle çıktığımız, ikinci kattaki evimizde annemler sanırım 5-6 sene oturmuşlar. Ben o evde doğmuşum ve 5 yaşımdayken taşındık oradan. Annem hep ne kadar geçim ehli olduğunu anlatmak için şu cümleyi kurardı; ben filancalar gibi bi insanlarla bile 10 yıl komşuluk ettim..

O evde ilk belleğim açıldı. Bebeklikten çocukluğa o evde erdim. İlk anılarım hep oraya ait, beyaz badanalı duvarlar, yerde kırmızı çift el dokuması halı. Kapıların tutma yerleri kara demirden ve açma mekanizması “şık düşen” dedikleri bi sistem. Siz kapıdaki tutamaktan tutup baş parmakla yaprak gibi bir şeye basıyorsunuz, onun arkadaki uzantısı, kapıyı açan dili, yandaki yuvadan çıkartıyor.

Annem çocukken, bir kızın erişkin olduğu bu şık düşene ulaşmasından anlaşılırmış. Ve görücülere kızımız küçük denmezmiş artık. Anneciğim de yaşıtları usul usul sözlenmeye filan başlamış olacak ki heves etmiş evlenmeye, gelip gidip ölçüyormuş boyunu.

Bir gün evlerinde yabancı misafir varken, dedem normalde bile kızlarını misafire çıkartmazken, annem gümm diye misafirli odaya dalmış ve ayarlayamadığı ergen ses tonuyla adeta haykırmış: Anaaa bubaa, boyum şık düşen’e erişti!

Bilmiyorum dayak filan yedi mi -ki dedem elle döverdi, ebem dille döverdi- kimbilir ne azarlar işitmiştir benim koca meraklısı kıymetli anam, derken bir kaç görücü gelmeye başlamış ve bir iki yıl içinde art arda iki bacı gelin olmuşlar. Ay ta 1948 senesinden, İç Anadolu’nun en en geri kalmış bir köyünden söz ediyoruz, çocuk gelin olayına girmeyelim ve hepsinin ruhları huzur içinde uyusunlar..

Ne diyordum? Ha, ilk hatırladığım şeylerden biri bu şık düşen işte. Ancak ben o evde, elimin şık düşene erişmesini geçtik, kucağa alınmadan bir odadan bir odaya gitmeyecek kadar nazlı bir bebektim. Kucakta gezdiğinizi hatırlar mısınız? Ben hatırlarım, bunu söylediğimde çocuklarım, “çünkü çok miniktin değil mi Virgie’cik” diye saldırdılar öpmeye beni. Evet, prematüre idim ve sanırım 6 yaşıma kadar kucaklarda gezdim :)) Hayatta en keyifli şey!

Annemin ayrı, babamın ayrı, abilerinin ayrı gezdirişi olurdu. Yanımızdaki iki abimin ayrı, yurt dışında okumakta olup 5-6 ayda bir ziyarete gelen abimin ayrı kucakta gezdirişi olurdu. Mehmet Dayı’mın ayrı, Ali Amca’mın ayrı kucaklayışı. Çok sevilen bir çocuktum. Rastgele seven biri, az sonra tekrar ya hediye ya kucağına alıp okşama/konuşma ile o kurduğu bağı sürdürmek isterdi.

Ancak yeryüzünde en çok seven, en şiddetli seven, en öldüresiye seven, annemdi. Esen yelden, yan bakandan, adımı anandan, halimi hatrımı sorandan, öpenden, okşayandan sakınır; kaçırırlar mı, düşer sakatlanır mı, zatürre mi olur, bronşite mi tutulur korkusundan başımda bekler, eteğinden ayırmazdı. Aşağıdaki Nesibe Teyze’nin çocuklarıyla oynamak için izin isterdim git derdi, merdivende durdurur, ben de geliyorum derdi.

Ve canım anam beni ayağında sallayarak uyuturdu. Yere koysa üşüteceğim, divana koysa düşeceğim, kucağına alsa elleri dolu olacak; ayağına yastık koyar, beni şap şap şap diye şiddetle öperek dizine yatırırdı. Eline de ya “zürafa” denilen tülbent kenarı oya tabanlığı, ya 5 şişle çorap (kibarlık olsun diye şiş dedim, mil deniyordu o damaklı amatör tığlara) örerdi ve..masal anlatırdı bana..

Andık. Masal kahramanımızdı Andık. Deli Meyrem gibi zihnime çakılmış. Hürü’nün (geçmiş sayfalarda var) başlattığı korku masalları serisinde annem Andık ile çığır açmıştı.

Efendim, bencileyin yaramaz bi çocuk, her gün annesine “anne ben sokağa çıkacam, anne ben komşumuzgillere inecem” der dururmuş. Bir gün annesi demiş ki, şuna bir ders vereyim de dışarı gitcem deyip durmasın bi daha. Hemen planını uygulamaya koymuş. Çocuğunu evin dışındaki taşlığa çıkarmış. Gece gece evet. Çocuk orda korkacak, bir daha da sokak (annem gezmeye sokak derdi) istemez olacakmış.

Çocuğu bırakmış ve kapıyı örtmüş. Çocuk ağlamış epeyce. Derken sesi kesilmiş. Anne, hah demiş akıllandı çocuğum sustu, alayım şunu içeri. Kapıyı açmış. Çocuğu yok. Sağa sola bakmış yok. Derken kapının hemen ağzındaki eşiğe bakmış. Orada çocuğunun dişleri tırnakları ve saçları duruyormuş öylece.

Bir daha Nesibe Teyzelere gitme konusunda hiç hevesli olmadım.