Abim bir kez ortaokulda, bir kez lisede sınıfta kalmıştı. Bunu annemlerle paylaşmış mıydı ben nereden duymuştum bilmiyorum, o hiç bir şeyini söylemezdi annemlere. Gelir gelmez odasına girer kimseyi almazdı, ben hariç. Ben hep onun en özeliydim. Gerçi evde kimin odasına süzülerek giriversem kabul görürdüm. İnsan çocukken çocuk olduğunun bilincinde olmuyor. Ya da ben değildim. Evde oda oda gezer, o hayatlara dahil olur, çözüm üretmek isterdim; anlardım dertlerini, ama zihnimi, kalbimi, dilimi bi şey tutuyor, engel oluyordu hissettiklerimi, gördüklerimi söylememe..henüz erişilmemiş çocukluk bilinci..
Abim, Soner Abi ile geldiler o gün eve. Annesi de tam bizde iken denk geldi ilk kez. Soner Abi’nin annesine çok düşkün olduğunu sanırdım, dizinde filan uyuduğunu. Uzak uzak durduğunu gördüm o gün. Gerçi abim de öyleydi. Annemle hiç anlaşamazlardı. Günlerinin yarısı kavga etmekle geçerdi, benim günlerimin çoğu da annem ve evdekiler barışsın diye oda oda gezmekle..
Saadet Teyze pamuk çuvalı gibi kocaman bağrını açtı, sarı kafalı cılız Soner Abi’yi bağrına bastı. Gırtlağından yeni çalışmış, istop etmesin diye gaza basılan arabalar gibi hırıltılı ve gür, “anan sana kurban olsun yavrum, gel gel” sözleri çıktı. Soner’in cılız omzu ve küçük sarı kafası annesinin ak göksünde kayboldu gitti. Abimi de çağırdı ve kafalarını tokuşturdu, herkes güldü. Bana da göz atıp öpücük yaparak, “seni sonra seveceğim” mesajı verdi. Ben öyle anladım.
Erkek çocuklar çıktı. Gelin bulaşığa girişti, onun kocası olan abimle babam zaten aynı mahallede olan dükkanımıza geri döndüler; Saadet Teyze, annem ve ben kaldık. Fatma konusu fısıldaşılmaya başlandı kaldığı yerden.
Fatma, Soner’le ve abimle aynı sınıfa (Lise 2) kaydolmuş. Kasabadan (büyük bi ilçeydi, lakap olarak kasaba derlerdi, sonra il oldu) gelmişler. Annesi babası onu okutmak için taşınmışlar şehre. Yengesi gibi (Saadet Teyze) hemşire olsun istiyorlarmış ama o öğretmen olacağım diye tutturmuş. Üniversite okumak için yanıp tutuşuyormuş, fakat bir anda bu Soner sevdasına kapılmış ve “okumayı bırakıp evleneceğim” derdi ile yanıp tutuşuyormuş şimdi. Biraz fakir bir aile imişler, Saadet Teyze, “ben onlara da bakarım, servetim herkese yeter evelallah köylüm” diye höykürdü anneme. “Ancak o iş başka bu iş başka” dedi, “gelin olarak almam” dedi.
Sanki bu Fatma’yı gelin almama ısrarının altında Saadet Teyze’yi tedirgin eden başka bir şey var gibiydi. Bi endişe, bir korku..
Annem de bunu böyle düşünmüş olacak ki, “alma bacım” dedi, “istenmeyen lokma yutulmaz, seni biliyorum, olacağını bilsen böyle direnmezdin.”
Saadet Teyze gitti. Ev ve bizler kendi dünyamıza daldık. Annem ara ara babama, “Saadet’i bi ara hele bugün gelsin, börek yapacağım” gibi tembihlerle arayı uzatmamaya çalışıyordu.
Çok seviyorduk biz Saadet Teyze’yi. Eve o geldiği zamanlar yayılan parfüm kokusu, ses curcunası ve kalbimi köpürten o hediyeler, kucaklamalar, koklaşmalar, 40 seneye yakındır zihnimde ayrı bir ışıltıya ve sıcaklığa sahip.
Neyse uzatmayayım, size söz verdim Fatma’nın neler yaptığını anlatacağıma. Gerçi haftaya mı bıraksam acaba? Neyse, neyse devam..
Yine bir Saadet Teyze günü. Bu kez Dündar Amca getirdi, benim markasını bilmediğim yüksek bi araçla. Arazi aracıymış.
Kapıdan ağlayarak girdi Saadet Teyze, salona girmedi; ful çiçekli, dikiş makinalı, şark yastıklı, sedirli holdeki (hani çıkan kısımlarda yazmıştım, annemin evi yapan Mustafa Usta ile kavga ede ede genişlettiği büyük hol) sedire çökerek höyküre höyküre ağlamaya başladı. Annem, Dündar Amca, gelin, ben seyrediyorduk. Bu arada günlerdir Soner Abi bize gelmiyordu, abim, “okula da gelmiyor” demişti. Saaadet Teyze ağlarken annemin aklına bu geldi sanırım, “Soner’e bir şey mi oldu” dedi. Gözümün önüne sarı kafa, sıska omuzlu, koca gözlüklü Soner Abi geldi o an. Ona ne olabilir ki dedim içimden. Öğretmen dövmüştür muhakkak, çünkü tembel tenekenin teki bence, bi keresinde abim, “Soner üniversiteye gidemez gibime geliyor, güya onun özel hocası var benim yok, her şeyi bana soruyor, ben ona yardım edeceğim derken bilmediklerimi öğrendim, o hala öğrenemiyor” demişti.
Saadet Teyze’nin bedeni, büyük beyaz bir gemi gibi, sarsıntılarla sallana sallana limana yanaştı ve durdu; artık ağlamıyordu. Şimdi sadece burnunu çekiyor ve hiç ses çıkarmadan dizlerine vuruyordu. O an annem yanına oturdu ve ellerini tutarak; “Saadet, ne oldu bacım, çok korkuttun bizi, Soner’e mi bi şey oldu” dedi tekrar.
Saadet Teyze’nin bembeyaz yüzü bayrak gibi kıpkırmızı olmuştu. İrice burnu morarmıştı. Bana hep göz atan, içleri gülen o gözler, annemler sobayı yakınca tutuşmayıp, sobanın her yerinden kesif/gri dumanlar çıkartan geniz yakıcı kömür gibi donuktu. Ben de çok üzüldüm. Anlamasam da üzüldüm. Bir çocuğun üzülmesi için sevdiği birinin ağlaması yeterlidir.
Birden, ansızın düdük çalıp sizi sıçratan gemiler gibi, konuşuverdi Saadet Teyze. O sözü hiç unutmadım; çünkü bu olaydan 10-15 yıl sonra, ailecek yaşadığımız korkunç faciada evimizi aradığımda (ararken habersizdim elbette, hal hatır soracaktım, o olay gerçekleşeli yarım saat kadar olmuş) telefona çıkan babam da aynı lafı demişti, hiç unutmadım.
“B.ku yedik köylüm” dedi Saadet Teyze kısılmış sesiyle. Annem telaşlandı, Dündar Amca’ya baktı. Onun da boynu büküktü. Ve Saadet Teyze, Fatma’ya, görümcesi olan annesine, onların kasabadan göçmesine sebep olanlara bir dizi küfürler, beddualar, lanetler okuduktan sonra, daha sakin bir tonla devam etti.
“Fatma, benim oğlandan yüz bulamayınca, ben de anasına “kızını evime gelin olarak almam” deyince, anasıyla bir olup buna da (Dündar Amca’ya baktı) söz geçiremeyince ne yapmış biliyor musun?”
“Ne yapmış?” Bütün ev koro halinde sordu bunu. Yıkamakta olduğu köpüklü çay bardağı ile gelin bile mutfaktan gelmiş sormuştu.
“Soner’e evlatlık olduğunu söylemiş..”
Ev sustu. Bilmediğimiz bir sırrın, başka bir aileye ait sırrın, içinde ölüm-kalım, kavga-döğüş veya bedensel acılar olmayan bir sırrın, bir psikolojik işkencenin bomba gibi düştüğü bi evin suskunluğuydu bu..