Hırsız

Ve Musti gitti.
“Onunla beraber dünyanın en güzel ismi de gitti.”
(Güncel bir diziden aşırdım bu lafı. Ama inanınız çocuk kalbimde o isim dünyanın en güzel ismiydi..)

Biz de iki gün daha kalıp annemin evi özlemesi, teyzemin annemle tartışıp desteğini çekmesiyle kös kös ana kız eve döndük.

Garip bi ilişkileri vardı annemle babamın. 1 ay kadar dünyanın en uyumlu, en mutlu çifti oluyorlar, birlikte bahçe çapalıyor, odun kırıyor, akraba hısım dolaşıp saatlerce güle oynaya sohbet ediyorlardı. Sonra birden bi şey oluyor, kanlı bıçaklı düşmana dönüşüp, bağıra çağıra kavgalar ediliyor; babam annemi tekme tokat dövüp evden atıyordu ve bahar mevsiminden birden kasırgalı tufanlı kışa geçiyorduk hepimiz. Bu nedenle en iyi günde bile bilirdik ki o bahar kalıcı değil, ardından uzun bir kış gelecek.

Aradan 4-5 gün geçmeyecekti ve biz yine teyzemlerin evin yolunu tutacaktık, bundan emindim. Dönüş yolunda bunu düşünmek, beni eve yaklaştıkça teselli ediyordu. Mutsuz çocuklar teselli yaratmada üstün başarı elde ederler hep.

Ertesi sabah ansızın teyzem çıkageldi. Musti’yi özlemiş, Kuran Kursuna ziyarete gelmiş (bizim mahalledeydi kurs), ama onu almamışlar. O da çok sinirlenmiş bize gelmiş. Babamdan rica etti, mahallenin camiinin imamına yolladı, Kuran kursu yetkililerini tanıyor olabilir diye. Babam gitti konuştu, sahiden de imam tanıyormuş kurs yetkililerini, babamla birlikte gitmişler kursa, ama hayır demiş idareciler, kursa gelen çocuk 1 ay dolmadan evci çıkamaz, ailesi ile görüştürülmezmiş. İmam ve “annesi çok hasta” yalanını atan babam ne deseler ikna edememişler Keskin Hoca’yı.
(Sonra anlatırım bu Keskin Hoca ve karısı Hacer Teyzeyi. )

Teyzem kızdı, öfkelendi, Kursa verdiğine pişman olmuştu çoktan, annemle hacılara hocalara atıp tuttular, annem iyice körükledi teyzemi, ama yapacak bir şey bulamadılar.
Teyzem evine dönmek için müsaade istedi. Giderken anneme “Virgie’yi de götüreyim, siz de akşama yemeğe gelin, moralim çok bozuk iki muhabbet ederiz” dedi, annem “şimdi durmaz bu, Mustafa da yok, biz akşam hepimiz toplanıp geliriz, eniştenle aramız düzeldi gayri” dedi. Teyzem dişlerinin arasından “kaç gün sürecek bakalım” diyerek kalkıp kapıya yönelirken, “ben de gideceğim” diyerek ayakkabılarımı almaya koştumsa da annem göndermedi. Gene ağladım bir sürü teyzemin ardından. Teyzemin, dayılarımın daha doğrusu her gidenin ardından “ben de gideceğim” diye bir ağlama huyum vardı ki herkesi bezdirmiştim bu konuda. Annem konu komşuya mahcup olurdu bahçede bağırarak ağlayışımdan; “her gelenin ardına düşer bu” derdi. Bu seferki ağlamamda Musti’nin kurstan çıkamaması, onu görememek ızdırabı da vardı biraz..

Akşam. Babam kapıdan girer girmez “hadi bacımgile yemeğe davetliyiz” diyerek gezmelik ceketini uzattı annem. Babam; “olur canım, akşama kadar araba üzerindeydim ama, yayan gidelim olmaz mı” dedi ve herkes hazırlandı, güle oynaya yola düştük. O yollardan ailemle böyle el ele kol kola neşe içinde gitmek, benim için masal gibi, rüya gibi şeylerdendi. Ömrümüzün baharı dedikleri bu olsa gerek..

Uzaktan teyzemlerin bütün ışıklarının yandığını görünce kalbim sevinçle çarptı. O iki katlı yeşil evden sokağa taşan ışıltı, benim çocuk kalbime ne keyifler vadediyordu. Teyzem, gönlü coşup sofralar donattığı zaman, tüm evin ışıklarını açar, evi şaşaaya boğardı. Avizelerdeki üçerli beşerli ampüllerin duvarlarda dolaşan kristal yansımalarında dışardan görülen bir saadet gizliydi sanki.

Eve girdik. Abim, teyzemin iki büyük oğluyla hemen bir odaya sokuldu ve kapıyı da -biliyorum, ben girmeyeyim diye- sıkı sıkı örttüler. Hep kızlardan, sinemalardan filan konuştuklarını ben bilmiyor muydum sanki. Usul usul kapıya sokulur, bebeğimle oynar gibi yapar, konuşmalarını çözmeye çalışır, çoğu kez onları dinleyerek holdeki tekli koltukla uyur kalırdım.

Babam Hiç bir zaman kendisini tam onaylamayan pek kıymetli baldızıgilde sorunsuz geçen akşamın ve ailesini bir arada tutmanın verdiği keyif içinde teyzemin açtığı tv’den haberleri izliyor; annem, teyzem ve kızı Cennet masaya tabak çanak taşıyorlardı.

Kimseye görünmeden Musti’nin odasına girdim. Odada kabarık yataklı bir somya (yatağın altı Musti’nin zulasıydı, yok yoktu orada, bir dükkan dolusu şey vardı), bir tekli koltuk, terek dedikleri sanayi tipi raflardan yapılma karman çorman kitaplık ve bir köşede kocaman sepetler içinde (küfe, annemler köfün derdi, bağbozumu zamanında sırtlarında üzüm taşırlardı) koca koca sarı elmalar. Alakova Çiftliği’nden kamyonla meyve (vişne, kayısı ve elma) gelir, teyzem bir kısmını mahalleye dağıtır, birazını fakir akrabalara yollar, ‘kış elması’ da denen sarı elmaların kalanını kışın tüketmek üzere bu odada muhafaza ederdi. Çürüyenler doğruca tavuklara gider, çok eriyikler sirke yapılırdı. O odadan her mevsim elma kokusu yayılırdı.

Elime bir elma alıp ısırarak camdan dışarıları seyrettim. Sokaklardaki tek tük insanlar arasında Musti’nin eve doğru gelişini hayal ettim.. Çünkü “kaçıp geleceğim” demişti.

Yemek yendi. Teyzemle babam birer Marlboro sigarası yakıp (babam Bafra, abilerim Samsun ve Maltepe içerdi, teyzem Marlboro içerdi) TV karşısında sohbete koyuldu, ben bulaşık yıkayan Cennet Ablanın yanına tabure çekip üzerine oturarak ordan burdan sohbete daldım.

Derken ansızın çatıdan bağırtılar, boğuşma sesleri gelmeye başladı. Nasıl oldu bilmiyorum, içime doğdu derler ya, en tiz sesimle: Çatıda Musti var! Musti gelmiş! Mustiiiii! diye hoplamaya başladım. Kimse ne olduğunu anlayamadı. Dışarıdan gelen bağırışlara mı, benim tiz çığlıklarıma mı koşsunlar bilemediler, herkes hole hücum etti.
Teyzem birden döndü ve yatak odasına girip dolapta saklı duran tüfeğini aldı, kapıya seğirtti. Yukarıdan hala boğuk insan sesleri ve bir şeylerin üzerine basılmasıyla zeminden çıkan haşırtılı kütürtülü çıtırtılı sesler geliyordu. Teyzem önde, annem arkada merdivenleri çıkarken, bizler kapı önündeki beton zeminde korku ve heyecanla bekleştik, birden bir adam teyzemi ve annemi itip, merdivenleri üçer beşer atlayarak önümüzden geçerek kaçtı gitti.

Yıllarca teyzemin o anlardaki halinin taklidi yapılıp gülüşüldü, ancak o an dehşetli korkudan kimsenin aklına gülmek gelmiyordu; teyzemin korkudan dili tutulmuş; o loş merdiven aralığında elinde silah, anlaşılmaz galiz küfürler ediyor, boğuk çığlıklar atıyordu.

Babam ve evdeki gençler hemen sokağa fırladılar, karanlık sokaklarda oraya buraya bilinçsizce koşturup çarçabuk eve döndüler.
Bizler çatıya koştuk hemen. Teyzem ve annem ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı, derken yine herkesi korkudan titreten bir şey oldu, adamlardan biri hala duruyordu galiba, bacanın arkasından haşır huşur sesler geldi. Teyzem silahı bu kez doğrultabildi ve yine dili biraz peltek ama anlaşılır şekilde “çık lan deyyus” diye bağırdı. Daha teyzem susmadan bacanın ardındaki “adam” fırladı ve üzerimize doğru atıldı.

Kış bastırmadan 3-5 ton ıslak kömür alıp kurusun diye çatının zeminine yaymışlardı, gece karanlığında ıslak kömür ışıl ışıl parlıyordu. Baca karaltısından eli yüzü kan ter içinde, sümüklü maymun suratlı, sarı kafa Musti çıktı. Annesine sarıldı hemen, nasıl da ağlıyordu boğuk boğuk, ama ne dediği anlaşılmıyordu. Teyzem “Mustafa’m guzum” diye haykırarak Musti’yi sarıldı, gözyaşlarından kara izler oluşmuş yüzünü öpüp kokladı.

İçeri geçildi. Evdeki gençleri bi kaç yüz metre ilerdeki karakola yolladılar, annesinin kucağına yaslanan Musti anlatmaya başladı. Çatıya hırsız girmiş. “Gündüzden kapının önüne gelen kömür kamyonunu görmüş olmalı” dedi babam. Hırsız tam çuvallara kömür doldururken, Kuran kursundan kaçıp çatıya saklanan Musti ile burun buruna gelmişler, Musti çığlık atıp bas bas bağırınca da..gerisini biliyorsunuz..

Karakoldan yaşlı bir polis amca geldi, olan biteni dinledi, “biz arar buluruz, siz rahat uyuyun” dedi, babama “siz kimsiniz” dedi, babam “eniştesi oluyorum” dedi, “bugün bu evi boş bırakmayın” dedi polis amca ve gitti.


Bütün ışıkların yandığı o evde şaşaalı bir kutlama filan olmamıştı o gece, ama belki de Musti’nin canına kastedilecek polisiye bir vak’a yaşanmıştı ve herkes olayın şoku ile koltuklara çakıldı kaldı.

O gece orada kaldık. Teyzem, sarı kafası kömürlere bulanan Musti’yi yıkadı hemen, bizden müsaade istedi ve ana oğul sarılıp yattılar. Ben de anne babamla bize ayrılan odadaki yatağıma geçtim, uzandım. O gün yaşadıklarımızı düşünürken yeniden korkuya kapılıp anneme sımsıkı sarıldım. İçim dehşetle ürperiyorsa da yüzüm ışıl ışıldı; Musti söz verdiği gibi gelmişti; sabah kalktığımda, artık kursa gitmeyecek olan Musti ile bisikletin arkasında fırına gidecek, (bi keresinde böyle bisikletle giderken bi tümsekte beni düşürmüştü de hiç fark etmemişti, öyle yolun ortasında dönmesini beklemiştim; biliyordum dönerdi hep..) kümesten yumurta toplayacak (Musti, bir ikisini kafasında kıracak çiğ çiğ içecekti oracıkta ve bana da içirmeye çalıştıkça ben ciyyak ciyyak bağıracaktım, tavuklar çil yavrusu gibi kümesten kaçışacaktı) ve akşamlara kadar saç saça baş başa gülüşüp oynaşacak olmanın keyfi ile uykuya daldım..

Musti ile ayrılık

Teyzemgilin kapısından içeri girdiğim an, dünyam değişiyordu. Bizim evdeki sürekli hesap kitap yapılan, alım satım konuşulan, arta kalan vakitte de din imandan bahsedilen havaya inat, teyzemgilde hep bitmeyen bir eğlence, neşe ve sınırsız oyun oynamak vardı.

Musti vardı orada.

Bu gelişimizde teyzem daha holdeki hoş geldiniz kucaklaşması bitmeden açıkladı. İlkokulu bitiren Musti’yi yatılı Kuran Kursu’na yazdırmışlar. Yaramazlıklarından bıkan teyzem “ben artık bu çocuğu güdemiyorum” diyordu.

Bütün keyfim kaçtı. Teyzemin sıcak ekmek için gönderdiği fırına giderken canım yürümek istemedi hiç. Musti omuzumdan sürüyerek sırtımdan ite ite götürdü.

Onsuz bir dünya düşünemiyordum. 11 yıl yaşadığım şu dünyada onsuz tek bir günüm geçmemişti. Geçmişti de onlara gideceğimiz (ya da onlar geleceği için teselli olduğum) günleri de onunla geçmiş sayıyordum.

Şu kısa ömrün bütün güzel anıları onunla yaşanmıştı. Askeriyenin duvarına onunla delik açmış, Alakova Çiftliği’ndeki kanalda onunla beraber kurbağaları taşla ezmiş, onunla elma deposundaki sarı elmaların üzerine çıkıp Teksas Tom Miks okumuştuk.

Sokaktaki çocuklara beni dövdürmemişti hiç. Kendi döverdi o başka. O korumak için döverdi. Hem acıtmadan vururdu.

Ekmekten dönünce yine surat astım. Sofrada kavga çıkarıp küsüp kalktım. Genelde sofrada kavga çıkarıp kalktığımda teyzem peşimden gelir beni öpe koklaya sofraya döndürürdü. Şimdi öyle yapmadı.

Musti’den gerçekten bıkmıştı. Abileri gibi güreşe de yazılmamıştı. Tek derdi mahallede düzeni bozmak, camlara taş atmak, milletin kümesinden yumurta çalmak -kendi kümeslerinden yumurta toplamaya üşenirdi oysa- ve Çingenlerin Memet’le akşama kadar şehrin yarısını gezmekti.

O kadar çok geziyordu ki ayakkabısı delinmiş, ucundan parmağı çıkıyordu. Bunu gören teyzem onu bir güzel dövmüş, ayakkabıyı hemen çöpe attırmış, yerine bir çift siyah rugan ayakkabı almıştı.

Rugan ayakkabıyı çok severdi teyzem. Bana da kırmızısını almıştı. Musti’ye bir şey alınca mutlaka bana da alırdı. Hatta herhangi bir alışverişten dönerken bana illa bir çift saç tokası (uğur böcekli, papatyalı) alır, kızı Cennet’e saçlarımı ördürürdü.

Kıvırcık saçlarımı zaptedemezdim. Ancak örülürse yüzüm gözüm görünürdü. Hayata hep saçlarımın ardından bakıyordum. İki yanlarından belik örülüp uğur böcekli toka ile bağlanınca teyzem “hah, zaten kaşık kadar suratı var, çıktı ortaya” derdi.

Biz orada kalacaktık biraz daha. Babam bu kez sadece dövüp evden atmamıştı bizi, biz teyzemgile geldikten bir gün sonra kapıya gelip annemle teyzeme saldırmıştı. Teyzem de büyük yemin etmişti artık bizi göndermeyecekti o eve.

Annem büyük olduğu halde teyzemin dediği olurdu genelde. Defalarca demişti anneme boşan gel, ben bakarım size. (Teyzem bakardı. O çok zengindi. Nasıl zengin olmuştu, onu sonra anlatacağım.) Ama annem kabul etmemişti. Evim var bahçem var oğlanlarım var nasıl bırakıp gelirim kurulu düzenimi der, sonra bir kaç gün kalıp geri eve dönerdik.

Bu sefer kalacaktık artık ve ben eskiden olsa buna çok sevinecekken hiç mutlu değildim, çünkü Musti‘yi abisi az sonra götürecekti. Banyo yaptırdı teyzem, öncesinde saçları sıfıra vuruldu. Sapsarı saçları gitmişti, sapsarı kuru kafası ve küçücük kulakları ile maymuna benziyordu. Dalga geçemedim çünkü dalga geçemeyecek kadar mutsuzdum.

Sofradan kalkıldı son konuşmalar edildi, eline küçük valizi verilip Musti kapıya kadar çıkarıldı. Son anda omuzunu öne atıp teyzemi aştı ve “Virgie’ye bi şey göstericem” deyip beni de omuzumdan iterek odaya soktu kapıyı kapattı.

Yatağını kaldırdı, altında bilye kutuları ve Teksas Tom Miksler vardı. Kağıt paralar vardı. Hepsini bir torbaya koydu bana uzattı.

-Bunları sizin eve götür, annem hepsini çöpe atacak. Ben kaçıp geleceğim yakında, hem…

Kaçıp geleceğim dedikten sonrasını duymadım..

Saadet Teyze (devam)

Abim bir kez ortaokulda, bir kez lisede sınıfta kalmıştı. Bunu annemlerle paylaşmış mıydı ben nereden duymuştum bilmiyorum, o hiç bir şeyini söylemezdi annemlere. Gelir gelmez odasına girer kimseyi almazdı, ben hariç. Ben hep onun en özeliydim. Gerçi evde kimin odasına süzülerek giriversem kabul görürdüm. İnsan çocukken çocuk olduğunun bilincinde olmuyor. Ya da ben değildim. Evde oda oda gezer, o hayatlara dahil olur, çözüm üretmek isterdim; anlardım dertlerini, ama zihnimi, kalbimi, dilimi bi şey tutuyor, engel oluyordu hissettiklerimi, gördüklerimi söylememe..henüz erişilmemiş çocukluk bilinci..

Abim, Soner Abi ile geldiler o gün eve. Annesi de tam bizde iken denk geldi ilk kez. Soner Abi’nin annesine çok düşkün olduğunu sanırdım, dizinde filan uyuduğunu. Uzak uzak durduğunu gördüm o gün. Gerçi abim de öyleydi. Annemle hiç anlaşamazlardı. Günlerinin yarısı kavga etmekle geçerdi, benim günlerimin çoğu da annem ve evdekiler barışsın diye oda oda gezmekle..

Saadet Teyze pamuk çuvalı gibi kocaman bağrını açtı, sarı kafalı cılız Soner Abi’yi bağrına bastı. Gırtlağından yeni çalışmış, istop etmesin diye gaza basılan arabalar gibi hırıltılı ve gür, “anan sana kurban olsun yavrum, gel gel” sözleri çıktı. Soner’in cılız omzu ve küçük sarı kafası annesinin ak göksünde kayboldu gitti. Abimi de çağırdı ve kafalarını tokuşturdu, herkes güldü. Bana da göz atıp öpücük yaparak, “seni sonra seveceğim” mesajı verdi. Ben öyle anladım.

Erkek çocuklar çıktı. Gelin bulaşığa girişti, onun kocası olan abimle babam zaten aynı mahallede olan dükkanımıza geri döndüler; Saadet Teyze, annem ve ben kaldık. Fatma konusu fısıldaşılmaya başlandı kaldığı yerden.

Fatma, Soner’le ve abimle aynı sınıfa (Lise 2) kaydolmuş. Kasabadan (büyük bi ilçeydi, lakap olarak kasaba derlerdi, sonra il oldu) gelmişler. Annesi babası onu okutmak için taşınmışlar şehre. Yengesi gibi (Saadet Teyze) hemşire olsun istiyorlarmış ama o öğretmen olacağım diye tutturmuş. Üniversite okumak için yanıp tutuşuyormuş, fakat bir anda bu Soner sevdasına kapılmış ve “okumayı bırakıp evleneceğim” derdi ile yanıp tutuşuyormuş şimdi. Biraz fakir bir aile imişler, Saadet Teyze, “ben onlara da bakarım, servetim herkese yeter evelallah köylüm” diye höykürdü anneme. “Ancak o iş başka bu iş başka” dedi, “gelin olarak almam” dedi.

Sanki bu Fatma’yı gelin almama ısrarının altında Saadet Teyze’yi tedirgin eden başka bir şey var gibiydi. Bi endişe, bir korku..

Annem de bunu böyle düşünmüş olacak ki, “alma bacım” dedi, “istenmeyen lokma yutulmaz, seni biliyorum, olacağını bilsen böyle direnmezdin.”

Saadet Teyze gitti. Ev ve bizler kendi dünyamıza daldık. Annem ara ara babama, “Saadet’i bi ara hele bugün gelsin, börek yapacağım” gibi tembihlerle arayı uzatmamaya çalışıyordu.

Çok seviyorduk biz Saadet Teyze’yi. Eve o geldiği zamanlar yayılan parfüm kokusu, ses curcunası ve kalbimi köpürten o hediyeler, kucaklamalar, koklaşmalar, 40 seneye yakındır zihnimde ayrı bir ışıltıya ve sıcaklığa sahip.

Neyse uzatmayayım, size söz verdim Fatma’nın neler yaptığını anlatacağıma. Gerçi haftaya mı bıraksam acaba? Neyse, neyse devam..

Yine bir Saadet Teyze günü. Bu kez Dündar Amca getirdi, benim markasını bilmediğim yüksek bi araçla. Arazi aracıymış.

Kapıdan ağlayarak girdi Saadet Teyze, salona girmedi; ful çiçekli, dikiş makinalı, şark yastıklı, sedirli holdeki (hani çıkan kısımlarda yazmıştım, annemin evi yapan Mustafa Usta ile kavga ede ede genişlettiği büyük hol) sedire çökerek höyküre höyküre ağlamaya başladı. Annem, Dündar Amca, gelin, ben seyrediyorduk. Bu arada günlerdir Soner Abi bize gelmiyordu, abim, “okula da gelmiyor” demişti. Saaadet Teyze ağlarken annemin aklına bu geldi sanırım, “Soner’e bir şey mi oldu” dedi. Gözümün önüne sarı kafa, sıska omuzlu, koca gözlüklü Soner Abi geldi o an. Ona ne olabilir ki dedim içimden. Öğretmen dövmüştür muhakkak, çünkü tembel tenekenin teki bence, bi keresinde abim, “Soner üniversiteye gidemez gibime geliyor, güya onun özel hocası var benim yok, her şeyi bana soruyor, ben ona yardım edeceğim derken bilmediklerimi öğrendim, o hala öğrenemiyor” demişti.

Saadet Teyze’nin bedeni, büyük beyaz bir gemi gibi, sarsıntılarla sallana sallana limana yanaştı ve durdu; artık ağlamıyordu. Şimdi sadece burnunu çekiyor ve hiç ses çıkarmadan dizlerine vuruyordu. O an annem yanına oturdu ve ellerini tutarak; “Saadet, ne oldu bacım, çok korkuttun bizi, Soner’e mi bi şey oldu” dedi tekrar.

Saadet Teyze’nin bembeyaz yüzü bayrak gibi kıpkırmızı olmuştu. İrice burnu morarmıştı. Bana hep göz atan, içleri gülen o gözler, annemler sobayı yakınca tutuşmayıp, sobanın her yerinden kesif/gri dumanlar çıkartan geniz yakıcı kömür gibi donuktu. Ben de çok üzüldüm. Anlamasam da üzüldüm. Bir çocuğun üzülmesi için sevdiği birinin ağlaması yeterlidir.

Birden, ansızın düdük çalıp sizi sıçratan gemiler gibi, konuşuverdi Saadet Teyze. O sözü hiç unutmadım; çünkü bu olaydan 10-15 yıl sonra, ailecek yaşadığımız korkunç faciada evimizi aradığımda (ararken habersizdim elbette, hal hatır soracaktım, o olay gerçekleşeli yarım saat kadar olmuş) telefona çıkan babam da aynı lafı demişti, hiç unutmadım.

“B.ku yedik köylüm” dedi Saadet Teyze kısılmış sesiyle. Annem telaşlandı, Dündar Amca’ya baktı. Onun da boynu büküktü. Ve Saadet Teyze, Fatma’ya, görümcesi olan annesine, onların kasabadan göçmesine sebep olanlara bir dizi küfürler, beddualar, lanetler okuduktan sonra, daha sakin bir tonla devam etti.

“Fatma, benim oğlandan yüz bulamayınca, ben de anasına “kızını evime gelin olarak almam” deyince, anasıyla bir olup buna da (Dündar Amca’ya baktı) söz geçiremeyince ne yapmış biliyor musun?”

“Ne yapmış?” Bütün ev koro halinde sordu bunu. Yıkamakta olduğu köpüklü çay bardağı ile gelin bile mutfaktan gelmiş sormuştu.

“Soner’e evlatlık olduğunu söylemiş..”

Ev sustu. Bilmediğimiz bir sırrın, başka bir aileye ait sırrın, içinde ölüm-kalım, kavga-döğüş veya bedensel acılar olmayan bir sırrın, bir psikolojik işkencenin bomba gibi düştüğü bi evin suskunluğuydu bu..

Andık

Alt katında Nesibe Teyze’nin oturduğu, tahta merdivenle çıktığımız, ikinci kattaki evimizde annemler sanırım 5-6 sene oturmuşlar. Ben o evde doğmuşum ve 5 yaşımdayken taşındık oradan. Annem hep ne kadar geçim ehli olduğunu anlatmak için şu cümleyi kurardı; ben filancalar gibi bi insanlarla bile 10 yıl komşuluk ettim..

O evde ilk belleğim açıldı. Bebeklikten çocukluğa o evde erdim. İlk anılarım hep oraya ait, beyaz badanalı duvarlar, yerde kırmızı çift el dokuması halı. Kapıların tutma yerleri kara demirden ve açma mekanizması “şık düşen” dedikleri bi sistem. Siz kapıdaki tutamaktan tutup baş parmakla yaprak gibi bir şeye basıyorsunuz, onun arkadaki uzantısı, kapıyı açan dili, yandaki yuvadan çıkartıyor.

Annem çocukken, bir kızın erişkin olduğu bu şık düşene ulaşmasından anlaşılırmış. Ve görücülere kızımız küçük denmezmiş artık. Anneciğim de yaşıtları usul usul sözlenmeye filan başlamış olacak ki heves etmiş evlenmeye, gelip gidip ölçüyormuş boyunu.

Bir gün evlerinde yabancı misafir varken, dedem normalde bile kızlarını misafire çıkartmazken, annem gümm diye misafirli odaya dalmış ve ayarlayamadığı ergen ses tonuyla adeta haykırmış: Anaaa bubaa, boyum şık düşen’e erişti!

Bilmiyorum dayak filan yedi mi -ki dedem elle döverdi, ebem dille döverdi- kimbilir ne azarlar işitmiştir benim koca meraklısı kıymetli anam, derken bir kaç görücü gelmeye başlamış ve bir iki yıl içinde art arda iki bacı gelin olmuşlar. Ay ta 1948 senesinden, İç Anadolu’nun en en geri kalmış bir köyünden söz ediyoruz, çocuk gelin olayına girmeyelim ve hepsinin ruhları huzur içinde uyusunlar..

Ne diyordum? Ha, ilk hatırladığım şeylerden biri bu şık düşen işte. Ancak ben o evde, elimin şık düşene erişmesini geçtik, kucağa alınmadan bir odadan bir odaya gitmeyecek kadar nazlı bir bebektim. Kucakta gezdiğinizi hatırlar mısınız? Ben hatırlarım, bunu söylediğimde çocuklarım, “çünkü çok miniktin değil mi Virgie’cik” diye saldırdılar öpmeye beni. Evet, prematüre idim ve sanırım 6 yaşıma kadar kucaklarda gezdim :)) Hayatta en keyifli şey!

Annemin ayrı, babamın ayrı, abilerinin ayrı gezdirişi olurdu. Yanımızdaki iki abimin ayrı, yurt dışında okumakta olup 5-6 ayda bir ziyarete gelen abimin ayrı kucakta gezdirişi olurdu. Mehmet Dayı’mın ayrı, Ali Amca’mın ayrı kucaklayışı. Çok sevilen bir çocuktum. Rastgele seven biri, az sonra tekrar ya hediye ya kucağına alıp okşama/konuşma ile o kurduğu bağı sürdürmek isterdi.

Ancak yeryüzünde en çok seven, en şiddetli seven, en öldüresiye seven, annemdi. Esen yelden, yan bakandan, adımı anandan, halimi hatrımı sorandan, öpenden, okşayandan sakınır; kaçırırlar mı, düşer sakatlanır mı, zatürre mi olur, bronşite mi tutulur korkusundan başımda bekler, eteğinden ayırmazdı. Aşağıdaki Nesibe Teyze’nin çocuklarıyla oynamak için izin isterdim git derdi, merdivende durdurur, ben de geliyorum derdi.

Ve canım anam beni ayağında sallayarak uyuturdu. Yere koysa üşüteceğim, divana koysa düşeceğim, kucağına alsa elleri dolu olacak; ayağına yastık koyar, beni şap şap şap diye şiddetle öperek dizine yatırırdı. Eline de ya “zürafa” denilen tülbent kenarı oya tabanlığı, ya 5 şişle çorap (kibarlık olsun diye şiş dedim, mil deniyordu o damaklı amatör tığlara) örerdi ve..masal anlatırdı bana..

Andık. Masal kahramanımızdı Andık. Deli Meyrem gibi zihnime çakılmış. Hürü’nün (geçmiş sayfalarda var) başlattığı korku masalları serisinde annem Andık ile çığır açmıştı.

Efendim, bencileyin yaramaz bi çocuk, her gün annesine “anne ben sokağa çıkacam, anne ben komşumuzgillere inecem” der dururmuş. Bir gün annesi demiş ki, şuna bir ders vereyim de dışarı gitcem deyip durmasın bi daha. Hemen planını uygulamaya koymuş. Çocuğunu evin dışındaki taşlığa çıkarmış. Gece gece evet. Çocuk orda korkacak, bir daha da sokak (annem gezmeye sokak derdi) istemez olacakmış.

Çocuğu bırakmış ve kapıyı örtmüş. Çocuk ağlamış epeyce. Derken sesi kesilmiş. Anne, hah demiş akıllandı çocuğum sustu, alayım şunu içeri. Kapıyı açmış. Çocuğu yok. Sağa sola bakmış yok. Derken kapının hemen ağzındaki eşiğe bakmış. Orada çocuğunun dişleri tırnakları ve saçları duruyormuş öylece.

Bir daha Nesibe Teyzelere gitme konusunda hiç hevesli olmadım.