Bugün bitireyim bu bahsi dedim, çünkü dünden beri o günleri yaşıyorum, yalın ayak başı kabak çocukluk sokaklarında geziyorum..
Soner, üvey evlat olup annesinin görev yaptığı bir Doğu ilinden kundakta bebekken alındığını duyar duymaz Saadet Teyze ve Dündar Amca’yı reddetti. O kadar hızlı gelişti ki olaylar, sanki 18-19 yılı geri sarabilir, yeniden doğduğu güne dönebilir ve ebeveynini seçebilirmiş gibi davranıyordu.
Saadet Teyze uzun bir suskunluk dönemine girdi. Bekledi. Ne yaparsa yapsın Soner’i kaybettiklerinin farkındaydı, ondan geriye ne kalacak, onu bekliyordu.
Soner liseyi bıraktı. Onca ısrara yalvarmaya rağmen bıraktı, anne babasını, çocukluğunu gasp etmekle suçladı ve zorla elde ettiği bilgilerle yeni ailesini daha doğrusu eski ailesini aramaya gitti.
Aylarca gelmedi. Saadet Teyze yataklara düştü. Dündar Amca da Soner’i aramaya gitti. Sonra birlikte döndüler.
Soner, adını değiştirtmişti, adına yeni adını ekletmişti. Buna ilk adapte olan abim oldu. Evde Mahmut geldi Mahmut gitti deniyordu artık. Fark derslerini verip okula tekrar kaydoldu. O arada abim üniversiteye başlamıştı çoktan. İlimizde yeni açılan ve barakalarda eğitim veren üniversitede sosyoloji veya psikoloji bölümleri olmadığından Türk Dili ve Edebiyatı’na kaydolmuştu. Bu arada küçük Virgie de ilkokula başlamıştı, ama rol çalmayalım şimdi Soner Abi’den. Pardon Mahmut Abiden.
Saadet Teyze, başı dumanlı koca dağlar gibi Saadet Teyze, hiç ses etmedi. Evladının tamamını kaybetmektense kalanına razı oldu ve abimden sonra ona Mahmut diyen ikinci kişi oldu. Dündar Amca’yı gönderip Soner’in o Doğu ilindeki aile fertlerini getirtti, kız kardeşleri vardı, annesi vardı, baba yoktu. Annesi ona hamile iken ölmüştü zaten babası.
Bize de telefon etti Saadet Teyze, “köylüm yavruyu da al gel, bak Mahmud’un anasıgil geldi” dedi. Annem çok ağladı. Soner’i namıkörlükle suçladı. Annem namıkör derdi, biz de hiç düzeltmedik. Anneler istediği kelimeyi istediği gibi eğip bükebilir, karışmamalı bence.
Yavru bendim 🙂 Babam taksiyle götürdü bizi. Şehirde zaten 5 tane filan taksi vardı, babam hepsinin şöferini de tanırdı, sanayide kullandıkları külüstür arabayla gezmeye götürmezdi bizi, taksiyle giderdik. En sevdiğim şeydi taksiye binmek. Sırtımı anneme, yüzümü şehre verip, akan insan karmaşasını izleye izleye gitmek.
Günler böyle kaynaşa konuşa anlaşa geçti. Saadet Teyze kazanlarla yemekler pişirdi, davetler verdi, üniversiteye kaydolamayan Soner’e iş arandı, bulundu. Soner’in yeni ailesi bizim şehre taşınacak oldu, vazgeçildi. Bütün bu aralarda Saadet Teyze hiç konuşmadı. Hep güldü, yemekler yaptı, koşturdu, terledi, şöferi ile ilçe ilçe parti çalışmalarına katıldı. Ama ben ondan yaşananlara dair bir cümle duymadım. Nasıl kabullendiyse o defteri öylece kapattı.
Gittik. Gelen yeni anne; çenesinde dövme olan; sürmeli gözlü, elleri kınalı, ak tülbentli, mor entarili zapzayıf, epesmer bi teyzeydi. Sarılınca bağrından dağ çiçeği kokusu geldi. Sonra adını söylediler. Neden çiçek koktuğunu anladım; Menevşe idi adı. Annem önce temkinli yaklaştı, Saadet Teyze belki kızar sandı sanırım, sonra herkes kaynaştı. İki üç kez gittik Menevşe Ana’lar varken Saadet Teyzelere. Annem, “Menevşegili de getir bacım, baklava açacam, su böreği yapacam” diye kaç kez telefon ettiyse de onlar varken gelmedi/getirmedi onları bize hiç. (O yıl eve telefon bağlandı)
Fatma başkasıyla evlendi. Soner yeni ailesine gidip gelmeler sırasında oralarda tanıştığı, Saadet Teyze’nin asla tasvip etmediği bir kızla evlendi. (Minik detay; Saadet Teyzeler içki kullanan, caz dans partileri yapan bi aileydi; Soner de öyle, ancak o artık her konuda kendini yeniden inşa ederken dünya görüşünü de yeniledi, kız kapalıydı dindar çevredendi ve Saadet Teyze bunu hiç kabul etmedi)
Zaten çok büyük sarsıntı geçiren aile bağları bu gelişme ile koptu, Soner yeni yuvasını tamamen yeni ailesi ile Mahmut kimliği ile kurdu. Saadet Teyzeler düğüne bile gitmedi, elbette biz de. Abimden aldık havadisleri. Aynı şehirde oturdular, torunlar oldu, Saadet Teyze yalvar yakar eve getirttiği torunlarını severek az da olsa teselli oldu..
Biz bu havadisleri hep abimden aldık, o da üniversiteyi bitirmiş, mesleğe başlamış, yeni bir hayat kurmuştu ve sanıyorum son yıllarına kadar ara ara görüştüler. Gözüm gibi sakladığım eşyaları arasındaki telefon defterinde “Mahmut S.” kayıtlı..
En son 94 senesinde nişanlımla düğün davetiyesi vermek için gittik Saadet Teyzeye. Bunca sene hep aynı evde oturdu. Zili çalınca kendisi açtı. İçi erimiş dev bir elyaf yorgan gibiydi. İncecik bilekleri, minik elleri ve kocaman gıdısı duruyordu. “Dündar Amcan öbür tarafa gitti” dedi, gökyüzüne avcunu açarak. Sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlaştık. “Köylüm nasıl, hemşerim nasıl, kendilerini toparladılar mı abinden sonra” dedi. Uzun uzun konuştuk. Yemek yedirdi. Nişanlıma beni anlattı. Nasıl minicik olduğumu, kucağında kuş gibi beslediğini..
Cesaretimi toplayıp Soner Abi nasıl dedim. Sorma dedi. Sorma, Soner kendini ateşlere attı sorma dedi. Sormadım. O da bana abim ve geride kalanlarla ilgili bir şey sormadı. Başını bir tarafa eğerek tutuşmamış kömür rengindeki donuk gözlerini yine kırptı, bu kez “şu nişanlın olacak el oğlu olmasa ne anlatacaklarım vardı sana” der gibiydi, ikimiz de “bir daha ne zaman görüşürüz kimbilir” dercesine baktık. Sarıldım, öptüm, kokladım, çok ağladım, (çıkınca nişanlım, bayılacaksın sandım ne çok ağladın dedi) “Düğününüze gelemem kızım, serumlan yaşıyorum” dedi, “benden bi şey alırsınız” diyerek zorla para sıkıştırdı elime, ellerini öptük ve çıktık.. merdivenleri inerken geriye baktığımda annemin tabiriyle gözlerinden bulgur gibi yaş dökülüyordu..
Bir daha hiç görüşmedik…

