Musti ile ayrılık

Teyzemgilin kapısından içeri girdiğim an, dünyam değişiyordu. Bizim evdeki sürekli hesap kitap yapılan, alım satım konuşulan, arta kalan vakitte de din imandan bahsedilen havaya inat, teyzemgilde hep bitmeyen bir eğlence, neşe ve sınırsız oyun oynamak vardı.

Musti vardı orada.

Bu gelişimizde teyzem daha holdeki hoş geldiniz kucaklaşması bitmeden açıkladı. İlkokulu bitiren Musti’yi yatılı Kuran Kursu’na yazdırmışlar. Yaramazlıklarından bıkan teyzem “ben artık bu çocuğu güdemiyorum” diyordu.

Bütün keyfim kaçtı. Teyzemin sıcak ekmek için gönderdiği fırına giderken canım yürümek istemedi hiç. Musti omuzumdan sürüyerek sırtımdan ite ite götürdü.

Onsuz bir dünya düşünemiyordum. 11 yıl yaşadığım şu dünyada onsuz tek bir günüm geçmemişti. Geçmişti de onlara gideceğimiz (ya da onlar geleceği için teselli olduğum) günleri de onunla geçmiş sayıyordum.

Şu kısa ömrün bütün güzel anıları onunla yaşanmıştı. Askeriyenin duvarına onunla delik açmış, Alakova Çiftliği’ndeki kanalda onunla beraber kurbağaları taşla ezmiş, onunla elma deposundaki sarı elmaların üzerine çıkıp Teksas Tom Miks okumuştuk.

Sokaktaki çocuklara beni dövdürmemişti hiç. Kendi döverdi o başka. O korumak için döverdi. Hem acıtmadan vururdu.

Ekmekten dönünce yine surat astım. Sofrada kavga çıkarıp küsüp kalktım. Genelde sofrada kavga çıkarıp kalktığımda teyzem peşimden gelir beni öpe koklaya sofraya döndürürdü. Şimdi öyle yapmadı.

Musti’den gerçekten bıkmıştı. Abileri gibi güreşe de yazılmamıştı. Tek derdi mahallede düzeni bozmak, camlara taş atmak, milletin kümesinden yumurta çalmak -kendi kümeslerinden yumurta toplamaya üşenirdi oysa- ve Çingenlerin Memet’le akşama kadar şehrin yarısını gezmekti.

O kadar çok geziyordu ki ayakkabısı delinmiş, ucundan parmağı çıkıyordu. Bunu gören teyzem onu bir güzel dövmüş, ayakkabıyı hemen çöpe attırmış, yerine bir çift siyah rugan ayakkabı almıştı.

Rugan ayakkabıyı çok severdi teyzem. Bana da kırmızısını almıştı. Musti’ye bir şey alınca mutlaka bana da alırdı. Hatta herhangi bir alışverişten dönerken bana illa bir çift saç tokası (uğur böcekli, papatyalı) alır, kızı Cennet’e saçlarımı ördürürdü.

Kıvırcık saçlarımı zaptedemezdim. Ancak örülürse yüzüm gözüm görünürdü. Hayata hep saçlarımın ardından bakıyordum. İki yanlarından belik örülüp uğur böcekli toka ile bağlanınca teyzem “hah, zaten kaşık kadar suratı var, çıktı ortaya” derdi.

Biz orada kalacaktık biraz daha. Babam bu kez sadece dövüp evden atmamıştı bizi, biz teyzemgile geldikten bir gün sonra kapıya gelip annemle teyzeme saldırmıştı. Teyzem de büyük yemin etmişti artık bizi göndermeyecekti o eve.

Annem büyük olduğu halde teyzemin dediği olurdu genelde. Defalarca demişti anneme boşan gel, ben bakarım size. (Teyzem bakardı. O çok zengindi. Nasıl zengin olmuştu, onu sonra anlatacağım.) Ama annem kabul etmemişti. Evim var bahçem var oğlanlarım var nasıl bırakıp gelirim kurulu düzenimi der, sonra bir kaç gün kalıp geri eve dönerdik.

Bu sefer kalacaktık artık ve ben eskiden olsa buna çok sevinecekken hiç mutlu değildim, çünkü Musti‘yi abisi az sonra götürecekti. Banyo yaptırdı teyzem, öncesinde saçları sıfıra vuruldu. Sapsarı saçları gitmişti, sapsarı kuru kafası ve küçücük kulakları ile maymuna benziyordu. Dalga geçemedim çünkü dalga geçemeyecek kadar mutsuzdum.

Sofradan kalkıldı son konuşmalar edildi, eline küçük valizi verilip Musti kapıya kadar çıkarıldı. Son anda omuzunu öne atıp teyzemi aştı ve “Virgie’ye bi şey göstericem” deyip beni de omuzumdan iterek odaya soktu kapıyı kapattı.

Yatağını kaldırdı, altında bilye kutuları ve Teksas Tom Miksler vardı. Kağıt paralar vardı. Hepsini bir torbaya koydu bana uzattı.

-Bunları sizin eve götür, annem hepsini çöpe atacak. Ben kaçıp geleceğim yakında, hem…

Kaçıp geleceğim dedikten sonrasını duymadım..

Saadet Teyze (devam)

Yine Saadet Teyze’nin geldiği bir gündü. Ondan haber gelmezden az önce evde kızılca kıyamet kopmuş, herkes bir odaya çekilmişti. Ben böyle zamanlarda bir toz zerresine dönüşür, masanın altından hiç çıkmazdım. Sallamalı bebeğim, onun pullu battaniyesi (gırgırın üstünden aşırmıştım), üstü taçlı terliğim ve masanın dört bacağı, biz halimizden memnunduk.

Derken babamın işçisi oğlan geldi, demir kapımıza vurdu, annem çıktı, çocukla mırıl mırıl konuştu ve içeriye doğru Saadet geliyormuş diye seslendi. Sanki bu haberle bir sihir yayıldı eve, az evvel kavga edip odalarına çekilmiş herkes kurma bebekler gibi odalarından fırlayıp evin her tarafına dağıldılar.

Annem tandır fırınını yakmaya, abim tavuk kesmeye, yengem evi toz dumana katarcasına süpürmeye başladı. Belki de böyle olmadı, ben koltuğumun altında “okula başladım bunu da öğretmenimiz verdi” diye millete göz göre göre yalan attığım Cin Ali serisi ile bir köşeden herkesi izlerken uyduruyorumdur 😋

Annem dolapta her zaman mayalı duran hamurundan, yaktığı tandır fırınına tepsi ekmeği sürdü, Saadet Teyze köy ürünlerini çok severdi, anneme “köylüm” babama “hemşerim” derdi. Anneme babamı över, babama annemi methederdi. Abime bi keresinde “ikisi de deli bunların, sabredin çocuğum” dediğini duydum. Yumuk yumuk kollarıyla beni kendine çeker, “bunu bana verin” derdi. Ona verilmek nasıl bi şeydi anlamadığımdan, yüzünü dikkatle inceler bir cevap bulmaya çalışırdım.

Size söylemedim, Saadet Teyze o günün iktidarda olan siyasi partisinin il kadınlar başkanı idi. Evet. Hiç durmaz siyaset konuşurdu. Feci sigara içerdi.

Abimin kestiği tavuk düdüklüden çıkmadan geldi. Sofrada bol çeşidi severdi. Ben en çok etli bulgur pilavını beklerdim, bi de su böreği. Beni de yamacına oturtur, yemekten et seçer, ağzıma verirken de anneme, “köylüm buna hiç bakmıyorsun” derdi.

Ben prematüre doğmuşum. Annem günsüz derdi. Kolum dirsekten bileğe kadarki kısım serçe parmağı kadarmış annemin, hep anlatırdı. Böyle olacağı kimin aklına gelirdi derdi bi de bana bakarak. Gören de büyümemden rahatsız olmuş, ya da ben Herkül gibi bi şey olmuşum sanırdı.

O gün Saadet Teyze annemle dertleşti biraz. Her işine koşan o pratik becerikli kız, görümcesinin kızı Fatma, oğlu Soner’e aşık olmuş. Yani öyle olduğunu düşünüyormuş Saadet Teyze. Annem de, ”alıver oğluna, elde daha iyisini mi bulacan” dedi. “Yok” dedi Saadet Teyze, “kız iyi de anası nalet. Onun kızı alınmaz..”

O an hiç kimse Fatma’nın, Saadet Teyze’nin hayatını darmadağın edecek bir sevdaya tutulduğunu bilmiyordu elbette..

Andık

Alt katında Nesibe Teyze’nin oturduğu, tahta merdivenle çıktığımız, ikinci kattaki evimizde annemler sanırım 5-6 sene oturmuşlar. Ben o evde doğmuşum ve 5 yaşımdayken taşındık oradan. Annem hep ne kadar geçim ehli olduğunu anlatmak için şu cümleyi kurardı; ben filancalar gibi bi insanlarla bile 10 yıl komşuluk ettim..

O evde ilk belleğim açıldı. Bebeklikten çocukluğa o evde erdim. İlk anılarım hep oraya ait, beyaz badanalı duvarlar, yerde kırmızı çift el dokuması halı. Kapıların tutma yerleri kara demirden ve açma mekanizması “şık düşen” dedikleri bi sistem. Siz kapıdaki tutamaktan tutup baş parmakla yaprak gibi bir şeye basıyorsunuz, onun arkadaki uzantısı, kapıyı açan dili, yandaki yuvadan çıkartıyor.

Annem çocukken, bir kızın erişkin olduğu bu şık düşene ulaşmasından anlaşılırmış. Ve görücülere kızımız küçük denmezmiş artık. Anneciğim de yaşıtları usul usul sözlenmeye filan başlamış olacak ki heves etmiş evlenmeye, gelip gidip ölçüyormuş boyunu.

Bir gün evlerinde yabancı misafir varken, dedem normalde bile kızlarını misafire çıkartmazken, annem gümm diye misafirli odaya dalmış ve ayarlayamadığı ergen ses tonuyla adeta haykırmış: Anaaa bubaa, boyum şık düşen’e erişti!

Bilmiyorum dayak filan yedi mi -ki dedem elle döverdi, ebem dille döverdi- kimbilir ne azarlar işitmiştir benim koca meraklısı kıymetli anam, derken bir kaç görücü gelmeye başlamış ve bir iki yıl içinde art arda iki bacı gelin olmuşlar. Ay ta 1948 senesinden, İç Anadolu’nun en en geri kalmış bir köyünden söz ediyoruz, çocuk gelin olayına girmeyelim ve hepsinin ruhları huzur içinde uyusunlar..

Ne diyordum? Ha, ilk hatırladığım şeylerden biri bu şık düşen işte. Ancak ben o evde, elimin şık düşene erişmesini geçtik, kucağa alınmadan bir odadan bir odaya gitmeyecek kadar nazlı bir bebektim. Kucakta gezdiğinizi hatırlar mısınız? Ben hatırlarım, bunu söylediğimde çocuklarım, “çünkü çok miniktin değil mi Virgie’cik” diye saldırdılar öpmeye beni. Evet, prematüre idim ve sanırım 6 yaşıma kadar kucaklarda gezdim :)) Hayatta en keyifli şey!

Annemin ayrı, babamın ayrı, abilerinin ayrı gezdirişi olurdu. Yanımızdaki iki abimin ayrı, yurt dışında okumakta olup 5-6 ayda bir ziyarete gelen abimin ayrı kucakta gezdirişi olurdu. Mehmet Dayı’mın ayrı, Ali Amca’mın ayrı kucaklayışı. Çok sevilen bir çocuktum. Rastgele seven biri, az sonra tekrar ya hediye ya kucağına alıp okşama/konuşma ile o kurduğu bağı sürdürmek isterdi.

Ancak yeryüzünde en çok seven, en şiddetli seven, en öldüresiye seven, annemdi. Esen yelden, yan bakandan, adımı anandan, halimi hatrımı sorandan, öpenden, okşayandan sakınır; kaçırırlar mı, düşer sakatlanır mı, zatürre mi olur, bronşite mi tutulur korkusundan başımda bekler, eteğinden ayırmazdı. Aşağıdaki Nesibe Teyze’nin çocuklarıyla oynamak için izin isterdim git derdi, merdivende durdurur, ben de geliyorum derdi.

Ve canım anam beni ayağında sallayarak uyuturdu. Yere koysa üşüteceğim, divana koysa düşeceğim, kucağına alsa elleri dolu olacak; ayağına yastık koyar, beni şap şap şap diye şiddetle öperek dizine yatırırdı. Eline de ya “zürafa” denilen tülbent kenarı oya tabanlığı, ya 5 şişle çorap (kibarlık olsun diye şiş dedim, mil deniyordu o damaklı amatör tığlara) örerdi ve..masal anlatırdı bana..

Andık. Masal kahramanımızdı Andık. Deli Meyrem gibi zihnime çakılmış. Hürü’nün (geçmiş sayfalarda var) başlattığı korku masalları serisinde annem Andık ile çığır açmıştı.

Efendim, bencileyin yaramaz bi çocuk, her gün annesine “anne ben sokağa çıkacam, anne ben komşumuzgillere inecem” der dururmuş. Bir gün annesi demiş ki, şuna bir ders vereyim de dışarı gitcem deyip durmasın bi daha. Hemen planını uygulamaya koymuş. Çocuğunu evin dışındaki taşlığa çıkarmış. Gece gece evet. Çocuk orda korkacak, bir daha da sokak (annem gezmeye sokak derdi) istemez olacakmış.

Çocuğu bırakmış ve kapıyı örtmüş. Çocuk ağlamış epeyce. Derken sesi kesilmiş. Anne, hah demiş akıllandı çocuğum sustu, alayım şunu içeri. Kapıyı açmış. Çocuğu yok. Sağa sola bakmış yok. Derken kapının hemen ağzındaki eşiğe bakmış. Orada çocuğunun dişleri tırnakları ve saçları duruyormuş öylece.

Bir daha Nesibe Teyzelere gitme konusunda hiç hevesli olmadım.