Hürü

Benim Deli Meryem’i gördüğümü iddia etmem ve korkudan bi iki gece uyuyamamam, sürekli pekmez ocağının başına kaçıp milleti çileden çıkarmam nedeniyle annemle teyzem ebeme kızdı, o da bizi korkutarak uyutmaktan vazgeçti.

Ancak daha bir ayı geçkin sürecek olan pekmez kaynatma işleri nedeniyle biz Musti ve ben, epeyce başının püsküllü belası olacağımızdan masal anlatmayı önerdi. Ben hemen el çırpıp kabul ettim; Musti mırın kırın etti, ama masal başlar başlamaz ebemin kolunun altına sokulup, eeee ebe sonra eeee ebe sonra diye diye, başımızı şişirdi gene.

(Bi gün Musti ve onun hayat hikayesini de -şayet okur isterse- anlatırım..)

Ben soluksuz dinledim..

Köyün birinde bir gelinlik kız yaşarmış. Adı Hürü. O kadar güzelmiş ki çevre 7 köyden dünürcüsü gelmiş ama babası kıyıp gurbete(!) verememiş biricik Hürü’sünü.

Hürü ve Mevlüt sevdalı imişler. Mevlüt, burma bıyıklı, cepkenli-şalvarlı, at üzerinden inmeyen bir dağ delikanlısı imiş. Harman bitsin, güzün anamı babamı size yollayacam Hürüm demiş. Hürü, bu rahatlıkla kimselere olur vermemiş, gönlünü gözünü akıtmamış.

Güz gelip köylük yerde işler bitince Mevlüt’ün ana babası Hürülerin kapıyı tıklatmış. Hürü’nün kızkardeşleri Sıdıka ile Leyla, neredeyse ablalarından çok sevinmişler bu dünürcü gelişine. Kapı artlarında “ablam gelin oluyor, sıra bana geliyor” diye hakırdım çekmişler (karşılıklı oynaşarak gülüşmüşler) bir kaç gün. Ne bilsinler ablalarının acı kaderini.

Hürü ile Mevlüt kısa süre sonra evlenmiş muratlarına ermişler. Babasının evinden at üzerinde koca evine gelin giden Hürü, bir kaç ay geçmeden ilk çocuğu Mustafa’ya hamile kalmış. Burada Musti fırlayıp benim adımdan dedi, ebem Musti’nin sarı kafasını okşayarak; değil kuzum değil, onun değil deden Güllü Mustafa’nın adını koydular sana dedi ve ekledi. Bahtınız benim küçük Mustafa’ma benzemesin kuzularım..

Çocuk aklımla kafam karışmıştı. Dedemiz Mustafa ise Hürü ebemin yakışıklı sarı bıyıklı (ebem ona konur bıyıklı diyordu; açık kestane rengi demekmiş konur, sonra öğrendim) kocası Mevlüt kimdi? Ve neredeydi?

Bunu düşünürken uykum iyice kaçardı.

Ebem biz uyuduk diye yanımızdan usulca kalkıp odanın diğer ucunda bir mindere oturup duvara yaslanır, sessiz sessiz ağlardı..

KohneBesIk
Resim: Gülnara Asgarzade (Köhne Beşik)

Kes! Baştan alıyoruz. (2)

İkinci Bölüm

Annesi açtı kapıyı. Başında oyalı mevlüt tülbenti, ayağında zarif bordoterlikleri ile annesi.

İri gövdesinin her zerresine sinmiş o incecik dokunuşlarıyla hemen sarıldıve içeri çekti onu. ‘Üzülme ben babanı ikna ettim’ dedi. Babasını iknaetmek. bir faniye nasip olması imkansız bir şey. İçindeki isyan, korku,kaygı, boğazına kadar çıkmış, fırlamak üzereydi ağzından.

Babasının aylardır yattığı odaya gitti. Yatağına yaklaştı. Seruma baktı.Solgun yüzünde kocaman kaşları birer ölü kuş gibi görünüyordu. Derinuykudaydı.

Başucundaki eski çalar saatın tik-takları zaten hep duyulurdu, daha dasesli geldi o anda. Sanki odayı sadece o ses kaplıyordu.

İçi burkuldu. Babasına hep geç kalmıştı hayatında. Onun görüş alanınagirememişti.

Bunun için duvarda oturmuştu demin. Oyalanmıştı. Ne yapmak istediğinibilememişti. Eli anahtarlarına gitmemişti.

Eve girmekten korktuğu için. Babasını o halde görmek istemediği için.Çocukluğunun kahramanını asla unutmadığı için. O yatakta yatan babasınınyüzünde bugünkü çelişkilerini daha şiddetli yaşadığı için. Onun kapalıgözlerinde, o hiç ulaşamadığı onayı göremeyeceği için.

Çocukluğunda, babası eve geldiğinde ona koştuğu anlar oradaydı; anılarındokunulmazları arasında.

Annesinin sesi geldi içeriden, hadi yemek vakti diye. Onun sevdiği birşeyler yapmış olabilir miydi? Hep yapardı böyle sürprizler.

Rahatlatıcı bir duygu kapladı içini.

Hangi bölümde okuyacağının ne önemi vardı, hayat devam edecekti veannesinin o sonsuz kabulü hep içinde olacaktı.

Ah annem ah. O beni anlar.

Kes! Baştan alıyoruz. (1)

Birinci Bölüm

Belli etmiyordu ama hep bir kaygısı vardı; durağan, derinlerde, sinsi, oyucu.

Çok gençti daha ve ondan ne kadar önemli kararlar vermesi bekleniyordu. Okuyacağı bölüm, mesleği, hatta birlikte yaşayacağı insan. Ona diyorlardı ki, uzatma işte yürü, önünde bir sürü hazır örnek var, birini seç gitsin.

Sıkılmıştı aynı şeyleri düşünmekten. O çok bilmiş nasihatların ses tonu bile sinirini bozuyordu. Uyuşturuyordu. Zihnini kapatıp dinlemiyordu. Ama hemen arkasından bir şüphe: Ne diyebilir ki bilmediğim, gene de kulak verse miydim? Öyle de küçük, anlık çaresizlikler.

4066

Bazen gözü dalıyordu: Bir sahne çekiliyor. esas çocuk kendisi. repliğini iyice çalışmış, son bir kez konsantre oluyor, senaryoyu kapatıyor. ‘Hazırım, başlayalım mı?’ Ondan beklenenler böyleydi.

Tek çıkış, kendinden kaçmaktı. O tarafa bakmayacaksın. Önüne dön, bir şeylerle oyalan.

Gene o araftaki günlerden biriydi. Hani o akla uygun sağduyusu tarafından sorgulamaya çekildiği zamanlardan. Değerlerin dayatıldığı, sorumlulukların yükleme haddini zorladığı, kendini yorduğu zamanlardan. Mantıkla duyguları arasında volta atma vakti.

Dışarıda bir yerden geliyordu. Sokaktan katlarına baktı, salonun ışıkları yanıyordu. Duvarın üstüne oturdu.

Bir yere gitti zihninde. Yıllar sonrasına. Tam bir canlandırmaydı.

Annesi babası yoktu artık. İşinin başında. Annesinin beğendiği kızla evlenmiş. Kararlar alıyor, her şeyi aklıyla tartıp yürüyor. Başarılı. Herkes öyle görüyor. Ama içi çöplük gibi. İnce ince kurgulayıp, mantığıyla yaptığı işler anıt mezarlar gibi. O kararsız anları, yanlış şeyler yaptıkça büyüyüşünü, anne babasıyla ters düşmelerini.

Hayal bir anda sönüverdi.

İçinden bir dalga yükseldi. Adeta barajın kapağı açılmıştı. Başkalarının kararlarına hapsoluşunu, yanlış yapmaktan korkmasını yumruk gibi hissetti.

Durup dururken kızmıştı. Neye, kime belli değil.

Eve yürüdü. Yanında anahtarı olduğu halde zile bastı.

***

Not: Bu da iki yazarlı öykülerden. Ahmet Eryılmaz (@ahmeteryilmaz) ile yazdık. Başlangıcı onun, sonu benim. Hiç birbirimizle önceden konuşmadan. İkinci bölüme ben devam edeceğim, Ahmet Hocam son noktayı koyacak. Arada zaman olmasını istemiyoruz, onun için yarın gece (10 Ağustos) 20.45’de geliyor.

O Gece

Yine bir pekmez kaynatma gecesi. Annemle teyzem akşamdan demli demli çayları içtiler. Karşı komşu olan dayımların oğlanları (Alı’nın abileri) Mevlüt ve Memet, gündüzden motor arabası ile (köyde römork lafını hiç duymadım) bağlardan kurumuş asma dalları getirdiler. Hem de kaç araba. Üzümün dallarından kesilip, kesildiği dallarıyla (geçen yıldan kalma) ateş yakılıp pekmez kaynatılması da üzümün alın yazısı.

Her şey hazır. Tek anneannemle pazarlık kaldı. Ona Virgie ile Musti’yi asla yataktan çıkarmaması sıkı sıkı tembihlenecek. Çünkü köy yerinde gece karanlığında çocuklar pekmez ocağının başına asla gelmemeli. Aşşağı Avşar Köyü’nde bir çocuk ocağa düşmüş bir seferinde.. Gene Yukarı Mernek’de İdris Dayı’nın Ümmü Güssün diye nişanlı kızını bi gece pekmez ocağının telaşesinde dağa kaldırmışlar.

Virgie 4-5 yaşında bunları ezbere bilirdi. Musti inanmazdı, Virgie inanırdı. Her cümleyi tek tek hayal eder, dağa kaldırılan (o neyse artık) kızın ağlayan sesini, pekmez ocağına düşen çocuğun saçlarının tutuşuşunu hayal eder, ebesine sarılırdı.

O gece tüm hazırlıklar bitti. Kendisi gün boyu sülalenin gençlerinin başında durup dağda üzüm kestiren Güllü Mustafa Dede, kazanların düzeni kurulmuş mu son kez kontrol etti ve tabakasını tütününü alıp yatağına sokuldu.

Şırahnede (şırahâne demez kimse) gençler dolu. Kara çizmeler, baldırlara kadar sıvanmış paçalar, elde cigaralar. Alamanyadan gelmiş teyipte Neşet Ertaş, Zahidem kurbanım diyor, her gece diyor bunu. Arada oyun havası da çıkıyor, hemen kenardan tahta kaşşıklar alınıp oyunlar başlayıvermişken, daha türkü bitmeden Hürü Ebe gelip fısıldayarak “dedeniz uyanırsa öldürür” diyor. Ve yatsıdan sabah ezanına kadar gençler üzüm eziyor, gelinler kızlar şıra süzüyor, annemle teyzem 4-5 ayrı ocakta pekmez kaynatıyor.

O gece işte. Musti ile ebemin koynundayız. Öteki taraftaki Musti ikide bir kah yorganı açıyor, kah ebemin üzerinden bacak aşırtıp beni tekmeliyor; bunları yapamazsa ebemin kafasının üzerinden çekirge gibi eliyle saçlarımı çekip duruyor. Ben de ebem de illallah dedik. Derken ebem doğruldu ve yiter gayri, sizi Deli Meyrem’e virecem dedi. Musti kudurmaya devam ederek virirsen vir, korkmam ki dedi, ama küçük Virgie donakaldı.

Cama baktım. Adeta koca bir pekmez kazanı takılıydı gökte. Ve mor salkımlı dağlar. Karşıda tüm heybetiyle dev bir yara gibi duran Domuz Boğazı. (köylüler Donnuz Bögedi der, domuz demek günahmış.)

Eee ebe dedim, bi yandan da entarisinin yakasından ellerimi sokmaya çalışarak. Deli Meyrem kim ki dedim. Verme bizi dedim. Musti bi an durdu. Benim korkumdan korkup o da ebeme sokuldu yakasından elini soktu. Bulgur pilavı kokan, tereyağı kokan, ocakbaşı kokan ebemize.

Deli Memet Dayı’nız var ya dedi. Ee dedik. Musti yataktan fırladı biliyom ki ben dedi bilmişce. Sus dedim, eee ebe biliyoz dedim. Onun anası işte dedi. Bir gece evleri yandığında.. yangında beşşikte kundaklı bebeği kaldığında.. aklını yitirdi dağlara çıktı gitti. Bazı giceler ana bubasını ebe dedesini üzen çocukları gelir eteğine toplar gider.

Öylece kaldık Musti ile. Gece, oda, köy, ebem ve biz sustuk. Ebeme yüzümü dönüp sırtımı adeta gökyüzüne açılmış gibi duran perdesiz pencereye verdim, sırtımda bi ürperti, ya arkamdaysa? Gözlerimi sımsıkı yumdum ebeme sırtımı döndüm..bütün öcüler anlaşmış gibi idarenin gazı bitti ve oda kapkaranlık oldu. Ebemin dedeme abdest suyu kaynatmak için her gece bir kaç odunla ‘gildirettiği’ soba da sönmüş (soba teneke olduğundan yanarken gildir gildir diye ses çıkarır, ondan o yakışa öyle derler) sadece cam ve gökyüzü vardı. Hiç bi şeyi görmüyordum; gözlerim yummaktan acıyordu..sessizlik sanki kendi tek başına bir canavar değilmiş gibi bi de karanlık ve korkuyu çağırmıştı. Bi an..yüzüme sanki bi el değdi ya da serin bi nefes üflendi..azcık açtım gözlerimi.

Ordaydı. Pencerede. Deli Meyrem …

Deli Meyrem

Virgie ilkokula başlamamıştı daha. Annesi, ailesinin büyük kızı olarak köyden şehre göç etmişliğin ‘suçluluğunu’ affettirmek için de biraz, her güz, pekmez kaynatmaya köye giderdi.

Yanında Küçük Virgie’si.

Çok iyi hatırlıyorum, o kadar miniciktim ki annemin yan koltuğunda hem çantalar eşyalar olurdu, hem ben; rahatça sığardık. Bi de ne kadar küçücük olduğumu şuradan anlıyorum; tatil süresince bağa bahçeye giderken eşeğe heybeyi atarlar, heybenin bir gözüne beni, bir gözüne Musti’yi koyarlardı. Eşek yürüdükçe heybe bi o yana bi bu yana savrulur, biz birbirimizi görür, nasıl da gülüşürdük Musti ile.

Musti kim mi? Sonra anlatacağım onu.

Sanıyorum şimdilerde 53 yaşında olmalı.

Biz annemle otobüsteyiz. Teyzemle Musti de var otobüste. Annemle teyzem bizim yaramazlığımızdan o kadar bezmiş ki ayrı ucundalar otobüsün. Köyde iniyoruz. Biraz babannede durup hooopp anneannelere koşmaca. Çünkü annem kayınvalidesini sevmiyor. Orda çok durmuyoruz. Ancak babannem en kıymetli yiyeceği; yumurtayı sadeyağda sahanda pişirip yufka (şebit) ile önüme koyup “yi guzum, me” diyecek kadar durmaya tahammülü var annemin. Ben sahanı sıyırırken kolumdan çekip kaldırıyor sofradan.

Anneanne evi çok rahat değil oysa. Dede korkunç otoriter. Aşırı sigara içiyor ve anneanneye bağırıyor hep. Çok küçük olduğum için insanların suratlarını her zaman göremiyorum. Seslere ve duruşlara, oturuş ve en çok da ayakkabı çıkarışlara dikkat kesiliyorum. Hep lastik ayakkabı giyiyorlar. Benim kırmızı ruganlar ancak bir gün diğer ayakkabıların yanında durabiliyor, sonra “karanlık oda”ya (bi gün anlatacağım orayı da) atıp yerine dayıoğlu Alı’nın lastik ayakkabıları konuyor. Köyde olmaz guzum diyor ebem, (büyükannelere ebe diyoruz biz, aslında size yazarken kullandım diğer ifadeleri, gerçekte sadece ebe dedim.) eskir ayakkapların. Alı’nınkileri giy. Alı ne giyecek? Onun yırtıklar var o onu giyecek.

Köyde Ali’ye Alı derler. İbiraham, Hasan Hüsüyün, Siydalı, Memiş, İdiris..ha bi de annemin kuzeni Yayha. Annem ölene dek hep ona Yayha dedi.

Ve yine Eylül, köydeyiz. İndik otobüsten. Serin taze toprak kokan yaprak kokan hava karşıladı bizi. Bi de annemin kuzeni Deli Memet Dayı. Babam köyün delisinin annemin kuzeni olmasını da kavgalarında anneme karşı laf sokma aracı olarak kullandı yıllarca. Ancak Allah buna razı olmadı ki (annem öyle derdi) bi kaç yıl sonra doğan kendi kuzeni Ahmet, akli dengesi yerinde olmayan bir meczup olarak hala hayatta.

Memet Dayı’ya entari dikerdi annem. (şimdi ben de Deli Ahmet Dayı’ya oduncu gömlek ve sigara götürüyorum. Omuzuma kolunu atıp, gelip geçene çok zorlukla kurduğu cümlelerle “benim yeğen” diyor..) Bildiğiniz bez kumaştan uzun entari. Yakası bağrı açık. Tarzı oydu, başka şey giymezdi. Memet Dayı’dan çok korkardım. Biz dayı derdik, köylü Deli Memet derdi. Tütün götürürdü bi de annem ona. Otobüsten inince eğer hediyeler olmazsa taşla sopayla harman yerine kadar kovalardı annemleri. Başka yolculara yapmazdı. Annemle teyzemi bilirdi…

Gözleri “deli deli” bakardı. İçim ürperir annemin eteğine sarılırdım. Korkma, dayımız o derdi annem. Köy tatili boyunca hiç karşılaşmak istemezdim.

Ta ki bir gün Deli Meyrem çıkıp gelene kadar…

(Devam edecek..)

Küçük Virgie’nin Köy Maceraları-2

Yine Ağustos, yine köy zamanı. Annem çantalar hazırladı, heybe ve çıkınlar. Bana gene çiçekli entari rugan ayakkabı. Saçlarım iki belik örüldü, uçlarına kurdale, (öyle o, kurdale).Otobüsten indik, nasıl sokaklarda koşuyorum. Köy benim özgürlüğüm. Annemin korktuğu şeyler köyde yok. Tek kızı ve son çocuğu ve kız çocuğu olduğum için annem beni hazine gibi sandıklarda saklardı, (bu ifade ona ait). Köy ise annemin gölgesi olmadan koştuğum oyun bahçesi.

Ancak annem dayı, amca, hala çocuklarına tembih edermiş meğerse, Virgie’yi kollayın gözetin size şeker getireceğim bi dahaki gelişte.

Düriye o görevli çocuklardan mıydı, bunu hiç bi zaman öğrenemedim.

Kuzen değildik. Kimselere de benzemezdi; kızıl kıvırcık saçları fısıltı gibi kısık boğuk sesi ve çilleri.

Köyde geçen günlerimde Düriye ile yapışık ikiz gibi gezerdik. Bana, giysilerime, eşyalarıma, babaannem ve anneannemlerde kaldığımız odalara kutsal şeylermiş gibi bakardı.

Bi gün ben bi şey alıp çıkmak için anneannemlere girdim. Avluda bekledi beni. Çıktığımda, içinde kızıl toprağın kuma ve çamura dönüştüğü kara lastik ayakkabısını çıkarmış, benim rugan ayakkabımı giymiş olduğunu gördüm. Başını eğmiş bakıyordu..öyle donakalmış gibiydi.

Ben de onunkileri giyeyim çıkarttırmayayım diye düşündüm çocuk aklımla, ama yine çocuk aklımla o ayakkabının pis ve çamurlu olduğunu annemin buna kızacağını düşünüp giymedim.

Köyde düğün olunca en önde koşan çocuk kimdi dersiniz? Elbette ben. Şehirdeki düğünde bi masada uslu uslu limonata içen ben, köyde ise kelebek gibi daldan dala kız evi ile oğlan evi arasında nefes nefese koşuyordum.

Düriye de yanımda.

Bir gün gene düğün oldu. Biz Düriye’yle oynayanları seyrediyoruz. Toprak evler üstüste, damlar üzerinde yükseliyor. Düğün de damda yapılıyor. Biri tuttu beni karşısına aldı oynamak için. Yetişkin mi çocuk mu hatırlamıyorum. O andan sonra uslu çocuk Virgie bi İspanyol Carmen’i oldu ve fır fır dolandı, sekti çöktü kıvırttı, kendince muhteşem bi gösteri sundu köylülere.

Bi ara Düriye’nin elini kaşlarının üzerine koymuş, yüzüne vuran güneşten sakınmaya çalışarak beni izlediğini gördüm, incecik dudakları sımsıkı kapalı ve kaygılıydı. Sonra geldi çalınan tefin ve muhteşem (!) figürlerin sarhoşu olmuş beni kolumdan çekip damdan indirdi. Boğuk sesi ile adeta fısıldadı; anan seni çağırıyor.

Kim dedi dedim. Bak dedi, baktım. Annem üstüste evlerden oluşan mahallenin üst kısmındaki dedemlerin damından beni izliyor, eliyle “gel” işareti yapıyordu.

Tek bakan annem değildi; yanında teyzem, anneanem, kuzenlerim de vardı ve uzaktan bile katıla katıla güldükleri belli oluyordu.

Annem gülmüyordu, gel diyordu eliyle habire. Gel dövcem seni der gibi geldi. O an korku, kaygı, utanç hepsi bir oldu, adeta kırmızı bir balçığa bulanmış gibi sıkıldım, çatladım.

Koşa koşa çıktık Düriye ile üst mahalleye.

Düriye; niye öyle deli gibi oynadın ki dedi. Ayıp mı be dedim, ne bileyim, köyde konuşurlar dedi.

Yukarı mahalleye varmamız bin saat sürdü.

Köy evlerinde dam

Küçük Virgie’nin Köy Maceraları

Köy otobüsünden inince, rugan ayakkabılarım kırmızı toprağa değince..şehirde hiç hissetmediğim bi ılık hava ve değişik bi ışık yüzüme, saçlarıma dokununca..kendi kurduğum bir cennete gelmiş gibi hissederdim.

Köyün ilk evinde bir halam, son evinde diğer halam otururdu; çocukluk uydurması değil bu; gerçek. Annem, akşama kadar köyü bi uçtan bi uca gezmelerime kızdığı zaman, “eee halamlara gidiyorum, ne yapayım” derdim, bu mazeret ortamı hemen yumuşatırdı.

Annem usta bir terzi idi; fırfırlı çiçekli elbiseler dikme ustası; bi de belik örme ustası..belik nedir bilir misiniz? Saç örgüsü.

Köye de en fırfırlısını en çiçeklisini giyer giderdim elbiselerimin. Ben mi seçerdim, annem mi giydirirdi bilmiyorum; ama o gün köyde tüm çocuklar peşimden koşardı (ya da ben öyle sanardım..) Beliklerimi ise köye kadar ördürmezdim; çünkü çiçekli entarim, rugan (bazen kırmızı, bazen siyah) ayakkabılarımın üzerinde kıvırcık saçlarımın salınık görünmesini isterdim. Sonra bazen anneannem bazen babaannem örerdi tatil boyunca. Ailemin kadınları belik örmenin saçı uzattığını düşünürlerdi..İlerde bi yerde o salınık ve belikli kıvırcık saçlarımı sıfıra vurdurtan “kader”i de anlatacağım size..ay korkmayın; minik minik bi şeyler.

Köyün girişinde “bunar” (nazal n ile) yani pınar vardı. Adı Kurubunar.. Cılızdı biraz. Suyun aktığı büyük taş kaplara yalak deniyordu ve birbirinden gittikçe alçalan 4-5 blok yalak taşından akan su, sonra toprağa karışıp ayaklar altında kocaman kırmızı bi bulamaca dönüşüyordu..köyde en sevdiğim şeylerdendi o çamurlara ellerimi ayaklarımı sokmak; ancak koruyucu arkadaşlarım, annem, çeşme başındaki teyzeler hep men ettiler.

Koruyucu arkadaşlarım..evet, bu yazının esası özü; 7-8 yaşımdan 13-14 yaşıma kadar düzenli her yaz gittiğim köy tatillerimin olmazsa olmazı koruyucu arkadaşlarım.. 7-8 yaş öncesi hem iradem dışı götürüldüğümden hem de çok az hatırladığım için bulanık; 13-14 yaş sonrası ise yazları köyde kalmayı -artık-sıkıcı bulmamdan ve kendi irademle köy maceramdan vazgeçişimden dolayı yok.

(Devam edecek..)

Ördek

Bundan aylar önceydi. Yeğenlerim geldi, şehrin gösterişli bir üniversite parkına gezmeye gittik..gün hayli ilerledi, ayrılmak üzere iken, çalıların arasında bir karaltı. Bir ördek. Ailecek toplaştık başına. Yavrucak kimbilir ne zamandır ordaydı ki, kanatları kötürüm olmuş, tüyleri kurumuş ve adeta dona kalmıştı. Hemen çiti atladı yeğenim, bir takım telefon konuşmaları yapıp kurumun görevlilerini çağırdık, geldiler.

ordek
Akkız

Hayvancık aç susuzdu, gagasını açıp su döktük, simit kırıntıları yedirmeye çalıştık. Gözleri ızdırapla bakıyordu. Baktık yetkililer umarsızca pazar günü, akşamın 18’leri üstelik, orayı burayı arayıp bürokrasiyle cebelleşiyor, ben atıldım dedim ki; beyefendi, bu bir can. Kimsenin keyfini beklemez. Biz hayvan hastanesine yetiştirelim, işte iletişim bilgilerimiz bu. Kabul ettiler (seve seve, hatta sessizce oooh çekti biri) kuzuyu bir karton kutuya koyduk, şehir trafiğinde akıyoruz.

Benim kucağımda kutu. Bir anne sıcaklığı vereyim, kuzuya enerji olur diye kucağıma bastırdım, ayakları kutuda, kafasını göğsüme dayadım, elim de boynunda. Olabilecek bütün duygularımla o minik ruha yaşama direnci vermeye çalıştım. Bi yandan da annem dayan yetişicez diyorum. Kupkuru kanatları karton kutuya değdikçe takır takır ediyor, çok az gagasını açıyor ama o çimen rengi gözleri ışıl ışıl..

Aracı süren yeğenime ne kadar kaldı dedim, sanıyorum iki kırmızı ışık sonra hastanedeyiz hala dedi.

Son kırmızı ışıkta durduk. Ördek yavrumun kanatları sertçe vurdu kutuya. Bi can geldi, bi yaşama hevesi geldi..sandım, hah hah canlanıyor diye haykırdım, el çırptı çocuklarım, ördek tekrar çırpındı…usul usul okşadığım elime boynunu bıraktı, başını göğsüme yasladı, parmaklarımın altındaki nabzı..tık tık tıık.. dedi ve..durdu..

Kucağımda hissettiğim ılık nefesi ve sıcaklığı, saniyeler içinde kaskatı bir ölüm soğukluğu ve ağırlığına bıraktı yerini.

Ben ağlıyorum, yavrum geri dön, bırakma bizi, kuzum yaşatacağım seni dayan bir sokak kaldı..arabanın içi bi an sessizlik oldu ve onlar da ağlamaya başladı..

O an ördek değildi o, kucağımda ölen kayınpederim, ambulansta gitme diye haykırdığım babam, cenazesini yıkarken beliklerini ördüğüm annemdi..orda o kimsesiz çaresiz yalnız bir canı yaşatmak için çırpınırken, bütün imkansızların telafisi için uğraştım, çırpındım..heyhat..

Hız kestik, hastaneye ulaştık . Kuzuyu aynı ihtimamla içeri götürdük, “toplumun sürekli ziyaret ettiği bir alanda idi, belki bi şey zehirledi, bi incelenebilir mi” dedik, bi miktar para istendi, yatırdık. Bizim iki saattir yaşatmak için koşturduğumuz Akkız’ı (yolda ad koymuştuk, bizde bi de Karakız var ya, kardeş gelmişti işte) streçe sardılar ve buzluğa attılar.

Aylar geçti. Defalarca aradık. Hayvanın ölüm nedeni bize hala bildirilmedi. Üniversite ve park yetkilileri zaten olayla hiç ilgilenmedi.

Yunus’un; bir garip ölmüş diyeler/üç gün sonra duyalar/soğuk su ile yuyalar/şöyle garip bencileyin dediği bu olsa gerek..

ordek
Ördekler

Ekşi Elmalar

Otoriter ve bencil bir baba; ayağına hizmet isteyen. Bir kere bile bir evladına eşine tatlı sözünü duymadığımız; ancak zorba da değil; yediren içiren cömert, misafirperver. Sanata edebiyata müziğe ilgisi var, eli de çok becerikli; kendisi bir mühendis titizliğinde teleferik sistemi icat etmeye çalışıyor dağlardan şehirlere inilsin; turizmin önemini biliyor, halkını kalkındırmak istiyor; ancak sanırım siyaset ve lider olma arzusu ince duygularını törpülemiş; oysa başkan olmasa da olur halkına hizmet için..

3 kız. Hani türküdeki gibi: Havuzun başında, üç kız yan yana, içlerinden biri hişşt dedi bana. Fakat bu kızların kimseye hişt deme şansları yok. baba otoriter ve kızlarını kimselere vermeyen bir bencillikte; onlar gelin giderse evde onca misafire kim hizmet edecek?

filmden alıntı

Kadim yanlışlarımızdan; hala da devam eden ve edecek olan; kadınlar (anneler, kızlar, gelinler, kız çocuk ve torunlar) evde hizmet edendir; hizmet beklenendir. Söz dinleyen, itaat eden ve sık sık yanıldığı için kendisine yön verilendir; söz kendisine geldiğinde edebiyle susandır. Terbiyeli, edepli, namuslu olmak bunu gerektirir. O yüzden her kadının içinde bir yerlerde hiç susmadan doya doya konuşmak ve eğer canı öyle isterse dilediğince hata yapabilme arzusu yatar.

Bu filmde, babanın alzheimer olması beni çok ağlattı. 7-8 ay kadar evvel annemi bu hastalık sonucunda kaybettim. Filmdeki Muazzez’in babasını yıkarken söylediği sözler, (burada İranlı yönetmen Asgar Ferhadi’nin Bir Ayrılık filmindeki babayı yıkama sahnesi geldi aklıma, o da yatalak/felçli idi) benim ruhumu tam 50 yıldır delik deşik eden sözler. Ben de ebeveyni ile dost olamamış, gönüllerine girememiş, öz görünümlü üvey evladım; çünkü onların istediği gibi olmadım. “İstediğim gibi olmadıysan yoksun” denenlerdenim; ancak Muazzez’in dediği gibi her şeyi unuttuklarında da onlarla arkadaş-dost olunamıyor; onlar unutmuşsa da sen unutamıyorsun.. Bu bahsi geçelim, çok yara var açılacak..açılıp kanayacak….

Oyuncular şahane, ilk kez bir türk filminde bu kadar oyuncuların tam oturduğu oyunculuklar görüyorum, hepsi şahane; ancak seyyar tuhafiyeci Eta rolünde Cezmi Baskın ve ziraatçi Hatip.. yok yok bir ikisinden söz etmek herkese haksızlık olacak. Yılmaz Bey’in kendi ifadesi ile; böyle güzel bir hikaye, ancak böyle güzel insanlarla anlatılabilirdi..

filmden alıntı

Sonuçta bir film evet. Ancak bazen bir kitap, bazen bir film, bazen bir şarkı, bazen hiç gitmediğimiz kuytu bir köşenin fotoğrafı ya da sokakta daha önce duymadığımız bir söz/ses; hatta bazen bir rüya, bizi elimizden tutar alır gider hiç bilmediğimiz diyarlara. Geri geldiğimizde gittiğimizden farklı haller içindeyizdir ama ne olduğu asla bilmeyiz. Sanatın ince dokunuşu ruhumuzu okşadığında büyük büyük devrimler filan olmaz içimizde; ancak tıpkı şampuan değiştirdiğimizde olduğu gibi, saçlarımız (ruhumuz) daha hareketli, daha ipeksi, daha güçlü; hacmi artmış ve daha güzel kokmaktadır artık.

Galetalı Krep*

Bugün dedim bi değişiklik olsun madem bloğa yemek içmek bölümü de koyduk, güzel bi mama da ekleyelim 🙂 sevgili okurlarımız inşallah memnun kalırlar. (Sanki kırk yıllık yemek yazarı gibi laf etmişim; o kadar acemisiyim ki bu işlerin, galiba tek hünerim; asla acemi değilmiş gibi davranmak)

Önce krep nedir diyelim; Fransızcası crépe olan krep; un, yumurta, süt, tuzdan (pankek ise şekerden) mamül; ancak gerek bizde gerek ecnebilerde içine envai çeşit şeyler katılarak addan ada şekilden şekile dönüşmüş yıllar içinde. Akıtma, kaygana (bunlarda kabartma tozu da var) gibi isimlerle de anılıyor; pankek ise yukarıda da dediğim gibi, aynı malzemenin şeker ve bir miktar yağ katılmış hali denebilir. Hatta Waffle ile de teyze çocukları :)) Kakaolu pankek yapıp arasına krema sürülerek yapılan bir tatlı tarifi bile var, evet..

Adı, tarifi, malzemesi, yöresi, ülkesi ve lezzeti ne olursa olsun, yemek her şeyden önce bir zevk meselesi; hem yiyen açısından, hemen de yapan için. O yüzden ülkelerin kendine has yemeklerini esas özellikleri bozulmadan yerel tad ve tarifleri ile tatmaktan yanayım: ben burada belki uyduruk bir şeye yeltendim, ama her evde en az 1 kişi gerçek krep/pankek yapmayı bilmeli; çünkü 1 krep ile 4-5 çeşit yemek yapmak mümkün; krep sanırım en ince zevkli yemeklerden bir tanesi. Fransız pratikliği ve asaleti.

Lafı fazla uzatmadan tarife geçelim. ben bu tarifi bu sabah uydurdum, uydurmak da zaten yemek zevkinin baş tetikleyicisi; bir gün sizlerle ilk yemek maceram nasıl oldu; annem ilk uydurma yemek denememi (14 yaşındaydım, tenceresi ile) camdan bahçeye nasıl “fıydırıp” attı, onu anlatacağım; yattığı yer nur olsun, usta aşçı idi ve ancak 35 yaşlarımda idim ki bana “boynuz kulağı geçti artık” diyebildi..

Ve tarif:

3 yumurta, (bu tarife ben süt koymadım; isteyen birkaç kaşık koyabilir), 2-3 yemek kaşığı galeta unu (tercihen ev yapımı olsun) çay kaşığının ucu ile karabiber, tuz yok, istediğiniz bir peynirden 1-2 yemek kaşığı kadar, (o sebeple tuz yok)

Yapılışı:

Malzemeleri çırpın, istediğiniz yağda bildiğiniz hamur kızartır gibi kızartın; ancak galetadan dolayı iki kere piştiği için anında kızarıyor, mutlaka başında bekleyin. Bir de elbette ki krep yağda kızartılmaz; krebi özel krep tavasında bir fırça ya da temiz pamukla tavaya azıcık yağ sürerek yaparız ve asla çatalla spatula ile çevirmez, tavada havaya atar ve havada ters yüz ederiz. Bu tarif dediğim gibi taze uyduruldu; adı krep ise de kendisi hamur kızartması türevi. İki kişilik bir tarif, bir kere deneyin, kendi miktarınızı belirleyin. pişirme süresi: 2-3 dakika 🙂

Üzerine acı biber sosu dökülerek yenilirse şahane oluyormuş, bu da bir oburun notu :)) İlla kahvaltı değil, atıştırmalık, gece dolaptan aşırmalık; hatta ilokullulara beslenme (var di mi ilkokulda hala beslenme? Benim ünili oğlumda var hala 🙂

Bu kadar. Afiyet bal olsun.

Galetalı Krep

*Adından başka krepe benzeyen yeri pek yok, ama bu isimle andım, mahzuru yoksa..