Saadet Teyze (devam)

Yine Saadet Teyze’nin geldiği bir gündü. Ondan haber gelmezden az önce evde kızılca kıyamet kopmuş, herkes bir odaya çekilmişti. Ben böyle zamanlarda bir toz zerresine dönüşür, masanın altından hiç çıkmazdım. Sallamalı bebeğim, onun pullu battaniyesi (gırgırın üstünden aşırmıştım), üstü taçlı terliğim ve masanın dört bacağı, biz halimizden memnunduk.

Derken babamın işçisi oğlan geldi, demir kapımıza vurdu, annem çıktı, çocukla mırıl mırıl konuştu ve içeriye doğru Saadet geliyormuş diye seslendi. Sanki bu haberle bir sihir yayıldı eve, az evvel kavga edip odalarına çekilmiş herkes kurma bebekler gibi odalarından fırlayıp evin her tarafına dağıldılar.

Annem tandır fırınını yakmaya, abim tavuk kesmeye, yengem evi toz dumana katarcasına süpürmeye başladı. Belki de böyle olmadı, ben koltuğumun altında “okula başladım bunu da öğretmenimiz verdi” diye millete göz göre göre yalan attığım Cin Ali serisi ile bir köşeden herkesi izlerken uyduruyorumdur 😋

Annem dolapta her zaman mayalı duran hamurundan, yaktığı tandır fırınına tepsi ekmeği sürdü, Saadet Teyze köy ürünlerini çok severdi, anneme “köylüm” babama “hemşerim” derdi. Anneme babamı över, babama annemi methederdi. Abime bi keresinde “ikisi de deli bunların, sabredin çocuğum” dediğini duydum. Yumuk yumuk kollarıyla beni kendine çeker, “bunu bana verin” derdi. Ona verilmek nasıl bi şeydi anlamadığımdan, yüzünü dikkatle inceler bir cevap bulmaya çalışırdım.

Size söylemedim, Saadet Teyze o günün iktidarda olan siyasi partisinin il kadınlar başkanı idi. Evet. Hiç durmaz siyaset konuşurdu. Feci sigara içerdi.

Abimin kestiği tavuk düdüklüden çıkmadan geldi. Sofrada bol çeşidi severdi. Ben en çok etli bulgur pilavını beklerdim, bi de su böreği. Beni de yamacına oturtur, yemekten et seçer, ağzıma verirken de anneme, “köylüm buna hiç bakmıyorsun” derdi.

Ben prematüre doğmuşum. Annem günsüz derdi. Kolum dirsekten bileğe kadarki kısım serçe parmağı kadarmış annemin, hep anlatırdı. Böyle olacağı kimin aklına gelirdi derdi bi de bana bakarak. Gören de büyümemden rahatsız olmuş, ya da ben Herkül gibi bi şey olmuşum sanırdı.

O gün Saadet Teyze annemle dertleşti biraz. Her işine koşan o pratik becerikli kız, görümcesinin kızı Fatma, oğlu Soner’e aşık olmuş. Yani öyle olduğunu düşünüyormuş Saadet Teyze. Annem de, ”alıver oğluna, elde daha iyisini mi bulacan” dedi. “Yok” dedi Saadet Teyze, “kız iyi de anası nalet. Onun kızı alınmaz..”

O an hiç kimse Fatma’nın, Saadet Teyze’nin hayatını darmadağın edecek bir sevdaya tutulduğunu bilmiyordu elbette..

Saadet Teyze

Saadet Teyze babamın iş yerini arayıp geleceğini haber verince babam hemen yanında çalışan çocuğu yollardı eve.

Evde hummalı bir çalışma başlardı. Tahtalar ovulur, perdeler acele yıkanır asılır ve mutfağa koşulurdu. Sanki üç beş kişi yapıyor gibi konuştum ama bunları hep annem yapardı. Ben küçük Virgie, sadece teybe kaydeden..

Saadet Teyze abimin arkadaşının annesi idi. Lise arkadaşı. Sanıyorum lise 2’deydiler. Bu arkadaşlık abimin hayatını değiştirdi. Annemin kilimleri ile boydan boya döşenmiş duvarları terekli odada, abimle Soner Abi birlikte ders çalışırlardı. Soner evin tek çocuğu, aşırı pohpohlanmış ve dersleri zayıf, kendisi de çok sıska, gözlüklü, sarı kafa bi oğlandı. Dersane kurs vs var mıydı o zamanlar hatırlamıyorum, ancak abimle Soner Abi üniversiteye gitmeyi çok istiyorlardı.

Habertürk’ten alıntı

Annem önce sıcak bakmadı. Sık sık gelen bu genç kim diye abime dır dır etti; ancak abim sorunu hemen çözdü, anneleri tanıştırdı. Saadet Teyze daha evimize girer girmez bizi fethetti.

Çok kiloluydu, sanırım ömrümde gördüğüm en şişman insandı. Bembeyazdı ve kolları bacakları boğum boğumdu. Yüzünde çok parlak bi makyaj vardı, daha sonra aynı makyaj ve kuaförde yapılı saçları bi de ilkokul öğretmenim Melahat Hanım’da görecektim..

Bayıldım bu teyzeye. Çünkü ben evde hep annemleydim, annem beni her şeyden sakınır, dışarı çıkarmazdı. Ömrüm pencere önlerinde yoldan gelen geçen komşu çocuklarına el sallamakla geçiyordu. Henüz okula gitmiyordum, hani şu yeni eve taşındığımız yıl. Ve bu çok gülücüklü, kucağı yumuşacık, sarılınca insanı bağrına bastıran ve durmadan ağzıma pasta tıkıştıran kadını çok ama çok sevmiştim. O güne dek hiç yemediğim bi pasta.

Hamur puf puf kabarmış. Arasına macun gibi sütlü koyu bi şey sürülmüş, üzerinde çikolata. Minik kağıtlar içinde. koca bir kutu getirirdi Saadet Teyze ve anneme uzatır; “Köylüm, buzdolabına koy hemen, sıcakta ekşir bu” derdi.

Annemle hemşeri çıktılar biliyor musunuz? Aynı ilçedenlermiş, onlar da annemler gibi şehre gelmişler, ama onlar çok eskiden gelmiş. Saadet Teyze okumuş hemşire olmuş. Kocası Dündar Amca ile şehir şehir gezmişler. Dündar Amca mühendisti. Ve emekli olup memlekete dönmüşler. Anneme “köylüm” babama “hemşerim” derdi bu nedenle..

Babamın çırağı koşup gelip “Yinge, ustam didi ki Saadet yinge geleceğimiş” der demez annem 2 saatte evi toparlar, yemekler yapar hazırlanırdı. Bana da robalı çiçekli entarilerimden birini giydirir ve uslu cici kız gibi hole oturtur, kapıyı gözetlememi isterdi. Kapıda son model mercedes durunca anneme seslenemez, o anı zihnime nakşederdim. Şöferi kapısını açar, Saadet Teyzeyi adeta arabadan söker çıkartırdı. Ve bizim zile basılırdı, ben “anneee geldiler” demeyi anca aklederdim. Elinde mutlaka 3-4 kutu, çanta olurdu. Bana bazen bebek, bazen toka, bazen çorap getirirdi. Anneme entarilik kumaş, eve fincan takımı ya da çay tepsisi. Annem bunları kullanmaz, büfeye sıralardı..

Yine Saadet Teyze’nin geleceği bir gündü. Babam eve haber göndermiş (çünkü evde telefon yoktu, dükkanda vardı), ev temizlenmiş, onun en sevdiği şeyler pişirilmiş (bu şeyleri yazacağım) ve kapıda bekleniyordu.

To be continued..

Andık

Alt katında Nesibe Teyze’nin oturduğu, tahta merdivenle çıktığımız, ikinci kattaki evimizde annemler sanırım 5-6 sene oturmuşlar. Ben o evde doğmuşum ve 5 yaşımdayken taşındık oradan. Annem hep ne kadar geçim ehli olduğunu anlatmak için şu cümleyi kurardı; ben filancalar gibi bi insanlarla bile 10 yıl komşuluk ettim..

O evde ilk belleğim açıldı. Bebeklikten çocukluğa o evde erdim. İlk anılarım hep oraya ait, beyaz badanalı duvarlar, yerde kırmızı çift el dokuması halı. Kapıların tutma yerleri kara demirden ve açma mekanizması “şık düşen” dedikleri bi sistem. Siz kapıdaki tutamaktan tutup baş parmakla yaprak gibi bir şeye basıyorsunuz, onun arkadaki uzantısı, kapıyı açan dili, yandaki yuvadan çıkartıyor.

Annem çocukken, bir kızın erişkin olduğu bu şık düşene ulaşmasından anlaşılırmış. Ve görücülere kızımız küçük denmezmiş artık. Anneciğim de yaşıtları usul usul sözlenmeye filan başlamış olacak ki heves etmiş evlenmeye, gelip gidip ölçüyormuş boyunu.

Bir gün evlerinde yabancı misafir varken, dedem normalde bile kızlarını misafire çıkartmazken, annem gümm diye misafirli odaya dalmış ve ayarlayamadığı ergen ses tonuyla adeta haykırmış: Anaaa bubaa, boyum şık düşen’e erişti!

Bilmiyorum dayak filan yedi mi -ki dedem elle döverdi, ebem dille döverdi- kimbilir ne azarlar işitmiştir benim koca meraklısı kıymetli anam, derken bir kaç görücü gelmeye başlamış ve bir iki yıl içinde art arda iki bacı gelin olmuşlar. Ay ta 1948 senesinden, İç Anadolu’nun en en geri kalmış bir köyünden söz ediyoruz, çocuk gelin olayına girmeyelim ve hepsinin ruhları huzur içinde uyusunlar..

Ne diyordum? Ha, ilk hatırladığım şeylerden biri bu şık düşen işte. Ancak ben o evde, elimin şık düşene erişmesini geçtik, kucağa alınmadan bir odadan bir odaya gitmeyecek kadar nazlı bir bebektim. Kucakta gezdiğinizi hatırlar mısınız? Ben hatırlarım, bunu söylediğimde çocuklarım, “çünkü çok miniktin değil mi Virgie’cik” diye saldırdılar öpmeye beni. Evet, prematüre idim ve sanırım 6 yaşıma kadar kucaklarda gezdim :)) Hayatta en keyifli şey!

Annemin ayrı, babamın ayrı, abilerinin ayrı gezdirişi olurdu. Yanımızdaki iki abimin ayrı, yurt dışında okumakta olup 5-6 ayda bir ziyarete gelen abimin ayrı kucakta gezdirişi olurdu. Mehmet Dayı’mın ayrı, Ali Amca’mın ayrı kucaklayışı. Çok sevilen bir çocuktum. Rastgele seven biri, az sonra tekrar ya hediye ya kucağına alıp okşama/konuşma ile o kurduğu bağı sürdürmek isterdi.

Ancak yeryüzünde en çok seven, en şiddetli seven, en öldüresiye seven, annemdi. Esen yelden, yan bakandan, adımı anandan, halimi hatrımı sorandan, öpenden, okşayandan sakınır; kaçırırlar mı, düşer sakatlanır mı, zatürre mi olur, bronşite mi tutulur korkusundan başımda bekler, eteğinden ayırmazdı. Aşağıdaki Nesibe Teyze’nin çocuklarıyla oynamak için izin isterdim git derdi, merdivende durdurur, ben de geliyorum derdi.

Ve canım anam beni ayağında sallayarak uyuturdu. Yere koysa üşüteceğim, divana koysa düşeceğim, kucağına alsa elleri dolu olacak; ayağına yastık koyar, beni şap şap şap diye şiddetle öperek dizine yatırırdı. Eline de ya “zürafa” denilen tülbent kenarı oya tabanlığı, ya 5 şişle çorap (kibarlık olsun diye şiş dedim, mil deniyordu o damaklı amatör tığlara) örerdi ve..masal anlatırdı bana..

Andık. Masal kahramanımızdı Andık. Deli Meyrem gibi zihnime çakılmış. Hürü’nün (geçmiş sayfalarda var) başlattığı korku masalları serisinde annem Andık ile çığır açmıştı.

Efendim, bencileyin yaramaz bi çocuk, her gün annesine “anne ben sokağa çıkacam, anne ben komşumuzgillere inecem” der dururmuş. Bir gün annesi demiş ki, şuna bir ders vereyim de dışarı gitcem deyip durmasın bi daha. Hemen planını uygulamaya koymuş. Çocuğunu evin dışındaki taşlığa çıkarmış. Gece gece evet. Çocuk orda korkacak, bir daha da sokak (annem gezmeye sokak derdi) istemez olacakmış.

Çocuğu bırakmış ve kapıyı örtmüş. Çocuk ağlamış epeyce. Derken sesi kesilmiş. Anne, hah demiş akıllandı çocuğum sustu, alayım şunu içeri. Kapıyı açmış. Çocuğu yok. Sağa sola bakmış yok. Derken kapının hemen ağzındaki eşiğe bakmış. Orada çocuğunun dişleri tırnakları ve saçları duruyormuş öylece.

Bir daha Nesibe Teyzelere gitme konusunda hiç hevesli olmadım.

Acıklı Bir Yaz Hatırası

~KONUK YAZAR~

Geçen yaz Akdeniz’in bir ilçesindeydik tatilde. Halk plajına gitmiştik, yüzüyorduk. Yanımızda yüzen 8-9 yaşlarında iki çocukla tanıştık ve kaynaştık.

Kuzenlermiş, tatile gelmiş onlar da. Bende fazladan deniz gözlüğü vardı, küçük olana verdim, beraber dalıp dalıp balık yakalamaya çalışıyorduk. Bir saat kadar balık yakalamaya çalıştık beraber, inanılmaz heyecan dolu eğlenceli anlardı.

Pansiyona dönmeye karar verdik annemlerle. Gözlüğü geri istedim küçük çocuktan, adı Sedat’tı. “Ama gözlüksüz balık yakalayamam ki” dedi Sedat. “Yapabileceğim bi şey yok” anlamında ellerimi iki yana açarak üzgün surat ifadesi yaptım, vedalaştık, çıktım denizden.

Şezlonguma dönünce fark ettim ki fazladan bir gözlüğüm daha vardı, aklıma neden gelmemişti bu ve neden elimdekini vermemiştim çocuğa?

Hemen hızlıca denize girip birlikte yüzdüğümüz yerlerde Sedat’ı ve ailesini aradım, ama ne yazık ki bulamadım.

Şimdi yine deniz mevsimi geliyor, neredeyse bir yıl geçmiş üzerinden, hala bazı geceler başımı yastığa koyduğumda aklıma Sedat’ın her balık görüşünde “abi, abi gördün mü!” diye heyecanla bana seslenişi geliyor.

“O gün hiç balık yakalayamamıştık…”

Kilimler ve Kediler

Taşındık. Taşındığımız ilk aylarda yaşadığımız bir kayıp, o evde geçecek 33 yılımızın hüzün ve acı ile başlayıp trajedi ile biteceğini ta o günlerden minik minik haber vermiş bize, ancak insan geleceğinde neler olduğunu görse bir an bile huzur içinde yaşayamaz..

Doğdum doğalı evimizde olan bir kedimiz vardı. Adı var mıydı bilmiyorum, aklım erdiğinde onunla yerlerde yuvarlandığımı hatırlıyorum. Gri idi ve şişmandı. Evimiz ahşap iki katlıydı, evimiz dediysem kirada oturuyorduk, biz ikinci katta idik altta Nesibe Teyzeler oturuyordu. 1973 yılı. Kedim bahçelerde geziyor, karnını doyuruyor, akşam eve gelip benimle uyuyordu. Annem kalınca bi bezle onu sırtıma hobuç ediyor (bu kelimeyi daha önce de yazmıştım) kedim de patilerini çocuk eli gibi omuzumdan sarkıtıyordu.

Öylece de taşındık. Göçümüz kamyonete kayıldı, babam ve iki abim göç yükünün üstünde, annemle ben şöferin yanında, kedim sırtıma bebek gibi sarılı. Başını koyardı bi de..

Eve yükler indirildi. Bir hafta içinde yerleşildi. Annem 3 oda, 1 salon, 3 hol (giriş, babamın ardiye dediği tavan arası holü ve mutfak müştemilat holu) tamamen kilim serdi. Kırmızılı yeşilli turunculu kilimler. Naftalin kokuyorlardı. Camlara Evore perdeler asıldı, bir oda şark yastıklı, minderli döşendi. Misafir odası el dokuması kırmızı renkli çift halı serildi ve turuncu koltuk takımı alındı. Büfemiz şıngır şıngır, camlarımız pırıl pırıldı.

Bu bölümde Soljenitsin, annemin kilimleri ve kedimi işleme konusunda kafam karıştı biraz.

Merhum ağabeyime özel oda* döşendi, o ortayı yeni bitirmiş, liseye yazılmıştı. Terek kurmuştu babam ona demirden. Ve o tereklerde kitaplar sıralıydı. Kitaba hiç bu kadar yakın olmamıştım. O yokken sandalyeye çıkıp o kitaplara dokunuyor, elime alıyor, elbette hiç bir şey anlamıyordum. Soljenitsin’i o tereklerde gördüm. İnce bir kitaptı. O sakallar, o çukurda gözler. Gelince bu kim diye sordum ağabeyime, sandalyeden indirdi beni, kucağına oturttu; babamın sonradan onu döverken söylediği bir kelimeyi hatırlıyorum sadece; komünist..

Her şey yoluna girmişti. Annem evden memnundu. Holler ferah, odalar geniş; çiçekler (içerde ful çiçekleri, bahçede kasımpatılar) mis kokulu, annemin keyfi yerinde, babam iş yerine yakın ev yapmış olmanın rahatlığı..

Ful Çiçeği (Arap Yasemini)

Akraba hısımlar hayırlı olsuna gelip gidiyor, köyden şehre göç etmenin en önemli merhalelerinden birini daha aşmış bulunuyordu ailemiz; şehirde ev yaptırmış olmak. O zamanlar ev satın alınmıyordu da herkes arsa alıp yaptırıyordu. Yer gök arsa ve inşaat doluydu.

Salona kurulan bej renkli koca masaya asla boyum yetişmiyor, kocaman şişkin boğum boğum bacakları arasına kurduğum beşikte, kah bebeğimi kah kedimi sallıyordum. O arada da ailemin masada yaptığı sohbetleri dinliyordum. Çocuk dünyamda her yer ışıl ışıldı..

Derken..bir gün kedim kayboldu..Her yere baktık, bulamadık. Bahçeli evdi ve yine eski evdeki gibi gezip geliyor, benimle sarılıp uyuyordu. 2-3 gün gelmedi. Annemle sokaklarda gel pisi pisi diyerek gezdik, bahçelere duvar diplerine baktık. Annemin elinden tutunmuş sokaklarda gezerken, çocuk kalbim nasıl küt küt atıyordu bilemezsiniz. Her an bulacakmış gibi, hiç bir zaman bulamayacakmış gibi.

Derken Fayik Ağagilin sümüklü Osman koşa koşa geldi, Şooorda inşaatta bi kedi ölüsü var dedi bize. Ağlamaya başladım. Hem ağlıyor hem yürüyordum. Annem elimi silkeliyor, beni susturmaya çalışıyor, dur bakalım o değildir diyordu.

Oydu. İnşaata kamyondan taş dökmüşler, kedim altında kalmıştı. Taşlar biraz çekilince ölüsü ortaya çıkmıştı. Gözleri açıktı. Bedeni ezik ezikti, sanki her şeyi içine kaçmıştı. Ön patileri sırtıma tutunmak ister gibiydi. O taşlar yere değil yüreğime dökülmüş, kedim altında kalmış, koşarsam taşlar kalkar, kedim altından sağ çıkar, ben de hobuç ederim, ellerini omuzumdan tıpkı bir çocuk gibi atar umuduyla koştum, koştum..koştum..

*Ağabeyimin özel odasını daha sonra işleyeceğim. Eve dahil olmayan bir çatı katı bu oda. Bazı odalar, trajedilerin eş anlamıdır..

Soljenitsin

Ev yapılmaya başlandı. Babamın askerlik arkadaşı Mustafa Usta yapıyordu. Günlerce üzerinde konuştular. Salon ortada mı olsun, kaç oda olsun. Mutfağa servis penceresi açılsın mı? Çatıya çıkan hole nasıl bir merdiven yapmalı?

Annem girişe yapılacak hol konusunu çok sorun etti. Babam ayakkabı çıkarılacak kadar bi yer olsun derken annem oda gibi bi giriş, yazın divan koyup yere sofra kurulacak bir bölme istiyordu. Bunun o kadar çok kavgası edildi ki geri kalan inşaat süresi, bu kavganın etkisinde geçti.

Zaten her şey için kavga ederlerdi. Dünyaya birbirleri ile kavga etmeleri için gönderilmiş iki kişiydiler. Ancak gönderen, bi yerde ciddi bir hata yapmıştı; onları eş olarak göndermişti. Bu büyük bir mantık ve uygulama hatası evet; kavga ediyorsa çocuk yapmamalı, çocuk yapmışlarsa kavga etmemeliydi anne babalar.

Neyse biz inşaata dönelim. Sanıyorum başlangıç 1973. Çünkü ev bitti yerleştik, Kıbrıs Harbi oldu, ben ilkokula başladım.

Annem kirada oturduğu evlerin bahçesine tezgah kurar, kilim dokurdu. Ben bunu bilecek yaşta değildim, hayalmeyal Y harfi gibi iki ağacın arasında takılı iplere annemin elindeki bi şeyle vurduğunu hatırlıyorum. Sonra evimizin her odasında rengarenk kilimler sıralı olduğunu, annemin bunları sattığını. Bi keresinde de teyzeme derken duymuştum; en güzellerini kendime sakladım, ev yaparsak her odasına sereceğim kilimlerimi..

Ev bitti. O ev bitene kadar kirada oturduğumuz evden inşaata yemek taşıdı annem. Evet. Aylarca. Bakır bakraç ile. Helke diyordu annem. Aşure çok yapardı. Kurufasulye. Etli pilav. İnşaatın orta yerinde işçiler yerlere oturur yerdi. Ben de yemek isterdim onlarla, annem yedirmezdi. Neden yedirmezdi, bilmiyorum.

Etrafta 2-3 ev vardı sadece. Her yer göz alabildiğine bağ bahçe. En çok kayısı bahçesi. Annemle inşaata gelirken eteklerime kayısı toplardım yol kenarından. Annem önce kızdı eteğimi boşalttırdı, ama ben ısrarla devam edince elime küçük bi helke verdi, artık ona topluyordum her sabah, yere düştükleri için çatlamış altın sarısı bal kayısıları. Sapı helkeye değdikçe çin çin ettiği için ben ona çingilli helkem diyordum. Belki isim/kelime uydurmalarım o zaman başladı..

Annem yeni evi nasıl döşedi, giriş holünü beğendi mi, kilimler serildi mi ve ben Soljenitsin’le nasıl tanıştım? Devam edecek..

Dudugil

Said Ağa’nın ……hastası olduğu duyulunca, mahallede üzülmeyen kalmadı. Karısı Dudu, kapı kapı gezdi ağladı. Mahalleli, Said Ağa’yı ne kadar severse Dudu’yu da o kadar sevmezdi. Menekşe renkli hareli gözleri, simsiyah saçları, bembeyaz teni ile insanın aklını başından alacak kadar güzel bu kadını, sanıyorum Said Ağa ve benden başka pek seven yoktu..

Said (kocasının adını koymuştu) benden biraz küçük, Aynur biraz büyüktü, Zeynep Abla, İsmail abi kocaman çocuktu, bi de Hurşit Abi vardı en büyük çocukları, 18’lerinde olmalıydı, evde yatıyordu hep ama hasta değildi.

Hayatta en sevdiğim insanlardı Said ve Aynur, Musti’den sonra en çok sevdiğim yani. Çünkü çocuk dünyamda bi tek onların yanında istediğim gibi hareket edebiliyordum.

Evleri çok pisti. Aylarca çarşaflar değişmez, perdeler yıkanmaz, ev süpürülmezdi. Yerlerde kurumuş ekmek parçaları olurdu çoğu kez. Dudu, vakitli vakitsiz işe giderdi, gitmeden koca bi tencere kuru fasülye pişirir, büyük kızı Zeynep’e kardeşlerini ve babasını doyurmasını tembihlerdi. Annesi evden gider gitmez Said ya da Aynur bizim kapımıza bakan mutfak camından başını zar zor uzatır; “annem gitti, gelsene, yemek yiycez” derdi.

Dalgınlığından istifade eder kaçabilirsem ne ala, yoksa bi saat yalvarırdım anneme. Yalvarma çeşitlerini çok küçükken öğrendim. Aynurla ders çalışacağız desem (ilkokul 1-2-3) Aynur bi sınıf üsttü, olmazdı, Said’le desem okula yazdırılmamış, yaşı ne belli değil, ders palavrası olmazdı, tutmazdı yani.

Said Ağa’nın hastalık epey ilerledi o ara, kapıya gelip; Aynur’la Virgie sanayideki kasaba gitsin de kelle alıp gelsinler, Said Ağa çok sever pişireyim yesin dedi Dudu, işe filan da gitmedi o gün, hiç itiraz etmedi, tamam dedi annem. Sanayi’deki tanıdık kasaba gidip Said Ağa için olduğunu söyleyip yazdırarak kelle alıp geldik. Dudu pişirdi, artık son demlerine gelmiş, bazen oğlu Said’le aynı yaş aynı boy gibi gözüken adamcağıza kaşık kaşık beyin ve dil yedirdi. (O yazdırılan borçları kimin ödediğini yıllar sonra öğrendim..)

Bu, onlara daha sık daha kolay gitmem için çok iyi bi bahane oldu. Yalnız, kasvetli, disiplinli ve her an kavga edilen evden sıkıldığımda, Said Ağa’ya şunu almaya gidiyoruz dedim mi hemen izin verirdi annem. Evde babamla konuşmalarında bi kaç günü kaldığı söylenmişti, ben bi yere gidecek hazırlık yapılıyor sanıyordum, henüz hayatımda hiç bi insan ölmemişti, Said Ağa’ya ne oluyor anlamıyordum.

Her gün bi kaç saat onlarda yaşıyordum artık. Orda kir vardı. Annemin sakız gibi kaynattığı çarşaflarına inat yerden hiç kalkmayan kirli yataklar vardı, gün aşırı fırçalanan yer tahtalarımıza inat kirden parlamış beton bi hol ve kirli duvarlar vardı. Orda Aynur’un kapkara saçlarında bit vardı, ev yağ kokuyordu, Said’in tırnakları mor mor gömük gömüktü; Hurşit Abi çoğu kez sarhoştu kusuyordu. Ancak işte o evde bizim evde asla olmayan garip bir huzur, insanı mest eden bir rahatlık, adı konmamış bir eğlence vardı ve hiç anne baba kavgası görmemiştim o evde..

Said Ağa köşede demir karyolada yatıyordu. Üzerinde yattığı çarşafa, babam eve dönünce (babam da gelmişti bi gece, eski ortağına geçmiş olsuna) zahtiyan gibi demişti. Kelimeye sözlüklerde rastlamadım, ama o çocuk aklımla, gördüğüm şeyle kelimeyi örtüştürüp “yağdan kayış gibi olmak” anlamını çıkarmıştım..

O kadar zayıftı ki yatakta yatarken görünmüyordu..

Ancak o tükenmişlik ve ağır hastalık eve kasvet vermiyordu, çocuklar gülüp oynaşıyor, Hurşit Abi içkili gelip bi köşede radyo dinleyip parmak şıklatıyor, kızlar camda arkadaşlarıyla muhabbet ediyor, ev ölmekte olan babaya inat, yaşamaya devam ediyordu..

Dudu mu? Dudu, o da ölmekte olan kocasına inat sürmeler çekinip kollarına bilezikler doldurup köşe başından bi taksiye binip işe gidiyordu. Ne iş yaptığını ben bilmiyordum, annemgil sanırım biliyordu ama ne konuştuklarını tam anlamadım hiç. O benim için gözlerine baktığım zaman gördüğüm güzellikten her şeyi unuttuğum bir prensesti, hep yüzü gülen bir anneydi, bir işve ve eda sembolüydü.

Biz çingeneyiz derdi Dudu. Selanik çingenesiyiz, İzmir’den geldik buraya derdi. Ancak sanayide bi çok dükkana Ömer Ağa’yla Zarife’yle akrabayız dermiş, annem kahkaha ile gülerdi, biz dağ köylüsüyüz, ne arar Dudu ile akraba olmak derdi. Sonra bir gün sıkıştırdı kadını, sen akrabayız dermişsin, kız biz akraba mıyız, nerden uydurdun diye. Pişkince güldü Dudu, akrabayız deyince ekmek veriyorlar, borç veriyorlar hay Zarife abam..

Annem bi daha itiraz etmedi uydurma akrabalığa. Zaten Dudu’ya da kimse inanmadı..Ama çocuk aklımla o evde o çocuklarla günde 2-3 saat özgürce güler eğlenirken, ta içimden derinlerden akraba olduğumuzu düşünür, mutlu olurdum.

Aynur’la Said’le oynaşıp oynaşıp uykumuz gelip sarılıp uyuyakaldığımızda, o sahte kan bağından gelen huzuru ta içimde hissederdim..

Annem, eve geldiğimde “dudugil kokmuşsun üfff” deyip tepeden tırnağa soyup yıkadığında, o huzurdan eser kalmazdı..

Babamla Said Ağa bizler doğmadan önce bi iki sene, sanayide ortak ticaret yapmışlar. İki ailede ta ordan bi yakınlık kalmış. Said Ağa yatağa düşesiye dükkanlarımız yan yana imiş, evlerimiz de karşı karşıya idi zaten. Sonra dükkanı satmış onlar, Hurşit’le Dudu, dükkanı üç günde yediler dedi babam. Dükkan nasıl yenir, bilmiyordum..

Çok uzattım. Said Ağa’nın ölümünü ve karısı dünyalar güzeli Dudu’nun, kocası öldükten epey sonra çocuk doğuruşunu da sonra anlatırım..

Mevsim Değişti..

Mustilerle bizim evin arasından demiryolu geçerdi. Babamın annemi dövüp ikimizi birden evden attığı gecelerde bahçede soğuktan titreşirken annem “haydi guzum diyzengile gidelim” dediğinde içeriden kendimize bi palto bi ceket bi örtü filan alamadan yayan yapıldak yola düştüğümüzde, o demiryolu yolumuzu keserdi.

Oraya kadar öyle dehşetli korkardım ki, karanlıkta binlerce el sanki uzanıp beni annemden koparacak gibi annemin şalvarına tutunur, neyden korktuğumu bilmeden, ama neden korktuğumu bilerek minik adımlarımla adeta koşardım.

Sümüğüm akar, saçlarım dağılır, ayak parmaklarım zonklardı.

Demiryoluna geldiğimizde, artık babamın arkamızdan gelme korkusunu da aşmış olurduk. Bi çok kereler ardımızdan yetişip annemi yine döve döve, beni ittirerek eve döndürmüştü bizi. Bunu hiç istemezdim, çünkü o demiryollu yolun sonunda Musti’ye kavuşmak vardı..

Demiryoluna geldiğimizde 7-8 yaşlarındaki küçük Virgie’nin de pili tamamen bitmiş olurdu artık. Annem gece karanlığında elinde küçük bir çocuk, o taşlı çakıllı sokaklardan geçerken hep söylenirdi. Bu sözleri ömürleri boyunca duydum durdum.

Ve demiryolu. Biraz dinlenirdik orda. Tren geçtiği pek olmazdı, ancak her an geçebilirdi de. Kulübede görevli olurdu bazen, bazen kör karanlık olurdu her yer gibi.

Ve artık yürüyemeyeceğimi fark eden annem, beni sırtına hobuç ederdi. (Hobuç etmek=Çocuğu sırtta taşımak.) Eğer o kavga-dövüş sonrası bizi sokağa atan babam, hemen geçip uyumuşsa, içeri girip üst-baş alabilmişsek kendimize, annem mutlaka kalın yün örtüsünü de almış olurdu; yorgunluktan iflahım kesilip yürüyemez olduğumda beni hobuç ettiğinde sırtına, o örtüyü de üzerime bürürdü.

Minik bi dünya idi annemin sırtı. Kale duvarı gibi hem, hem beşik, hem de yastık. Başımı yaslardım ve bir vasıtaya binmişcesine beni taşıyan o bedenin tüm hareketlerine eşlik etmeye başlardım.

Uyuma derdi. Uyuyunca hem daha ağırlaşıyordum, hem de başım kayıyordu sırtından. Minik minik dalardım, omuzunu silkeler uyuma derdi; hemen uyanıp örtünün ucunu açar, nerede olduğumuza bakardım.

Hıh geldik derdi annem. Dünyanın en neş’eli, en mutlu, en huzurlu, en ışıltılı, en sofrası zengin, en kahkahası bol ve en Mustili ve en babasız evinin önünde indirirdi beni sırtından. İndiğim o bedenin ben indikten sonra nasıl hafiflediğini hissederdim.

Zile basamazdık o saatte. Annem yerden aldığı minik çakılları usul usul camlara fırlatırdı. Gecenin sessizliğinde o taşlar catttt derdi ve o sessizlikte açılmasını umduğumız kapıdan ya da camlardan karşı çıtırtı, açılma sesi beklerdik.

Bazen açılma gecikirdi. O açılmayış, o karanlıkta o kapıda çaresiz bekleyiş, yol boyu peşimizden gelmiş canavarların ümüğüme çöküşü olurdu sanki..

Annem öbür cepheye dolanır, o camlara da minik çakıllar atardı, sessizce beklerdik o demir kapının açılmasını. Derken camlardan biri açılır, ya Musti’nin kabak kafalı abisi Memo ya da teyzem camda belirir, bizi görünce hiç ses etmeden camı geri kapatır, perdeyi çekerlerdi.

İki katlı idi ev. Kapıyı açmaya inerlerdi ikisinden birisi. Annem derin bir nefes alır, oturduğu eşikte uyuklayan beni elimden tutarak içeri sokardı.

O giriş, o merdivenler, o ardına kadar açılmış daire kapısı, cennetti benim için, girer girmez dünyanın bütün canavarlarının dışarıda kaldığı bi cennet.

Ve girer girmez, tıpkı köyde pekmez zamanı yaptığımız gibi, Musti’nin annesi ile yattığı -teyzemin az önce çıktığı- yatağa koşar, Musti’ye sarılırdım.

Gene mi siz geldiniz şaşkoloz suratlı derdi uykudan uyanıp..bi yandan da başımı kollarıyla sarmaya, elleriyle yüzümü avuçlamaya çalışırdı.

Sımsıkı sarılırdım..

Hürü Yeniden Gelin Oluyor

O Ağustos ve Eylül geceleri, ebemin adeta zihnime oluk oluk akıttığı o hikayeler, orda bi yerde tortulu bir gölet gibi yapay ama derince yerleşmekte iken mevsimler geçiyordu.

Virgie artık 6 yaşı bitirmiş ilkokul çağında idi. Anadolu’nun bağrındaki bu bozkır köyünde iş telaşesi her mevsim devam ediyor, köylü kara kış bastırmadan samanı ahıra katıp, tarlayı bostanı temizleyip, şehre inip kışlık erzak depolama (çay, şeker, sonraları vita yağı) ve aile fertlerine birer kat da olsa esvap-ayakkabı düzme derdindeydi.

Köyde bakkal olmazdı. Yağ, yoğurt, peynir, yumurta ahırdan kümesten, fasülye nohut bulgur tarladan gelirdi; bu ürünler köy içinde satılmaz, bi yerden satın alınmazdı. Pirinç, makarna, rafine yağ ise hiç bilinmezdi. Zeytin yoktu. İç Anadolu bozkırında zeytin yetişmediği gibi göç alan bir belde de olmadığından kimse zeytinle karşılaşmamıştı o güne dek.

Annem anlatmıştı, dayısının oğlu askerden “gilik (keçi pisliği) gibi” kara bi şey getirmiş, köylüler gevememiş, köyün diğer ucundaki meczube İyip Dayı’nın Keziban’a vermişler, o ben yerim demiş..

Annemle yine köydeyiz. Musti benden 2 yaş büyük olduğu için okula başladı şehirde, ama çok haylaz olduğundan (evde ablası abileri olduğu halde) o güz hasadına yine geldi bizimle. Hiç istemiyordum gelmesini, çünkü beni dövüyor, belikli saçlarımı arkamdan çekiyordu hep.

Ebem ikimizi yine koynuna aldı o gece. Annemle teyzem, dedem, dayımlar, yengelerim onların bazı genç çocukları pekmez ocağının başında. Kimi pekmez kaynatmanın farklı aşamalarında, türküler, tütünler curcuna devam, kimi de ocağın başında nöbetin kendisine gelmesini beklerken uyukluyor . 40-50 römork üzüm kolay mı biter..

Ben köyde bile düzenli giydiğim robalı fırfırlı pijamamı giymiştim, süslü süslü ebemin yanına sokuldum, sümüklerini akşama kadar kolunun yenine silen Musti, gündüzki sırtlarıyla (köyde giysiye sırt, yeni giysiye esvap, manifaturadan ‘yırttırılmış’ kumaşa pırtı deniyordu) cuup diye atladı ve ebemle ikimize sarıldı.

Ebem anlatmaya devam etti. Çakır gözlü Mustafam ile konur bıyıklı kocam Mevlüt kara toprağa verileli daha altı ay olmadan köylük yerde laf-söz başladı. Evimizin önünden deliğanlılar geçiyor, camıma taş atıyorlardı. Suya gittiğim bi gün köyde daha önce görmediğim atlı iki herif önümü kesti, beni dağa kaldıracaklar diye korkup testiyi de atıp eve seğirttim, ağalarıma deyiverdim.

Ağalarım, çelebilerim (Çelebi: Kayınbirader.) 3 taneydi. İkisi evli biri bekar. Bekar olan Mustafa Çelebim, daha 16 yaşa yeni erişmiş, burnundan soluyan yeni yetme. Suratında sıtma izleri, kafası yağır, çipil gözlü. Duyar duymaz, “kimse gelinimizin önünü kesemez” diyerek taş deynek ne bulursa kapıp sokağa seyirtti, çirkin küfürler etti.

Çok küfürbazdı. Sin-kafsız sözü olmazdı. Musti hemen doğruldu, ebe sin-kaf ne diye sordu. Ebem elini ağzına götürüp sus guzum günah der demez de kıs kıs gülerek biliyom ki dedi. Bu kez de ben ona şaplak attım. Sustu.

Bir gün odamın kapısı çalındı dedi ebem. Kaynanam, Güllü Şerifesi derlerdi kendisine, fes takar, şalvarının belinde bıçak taşırdı. Hemen atıldık nee bıçak mı diye. Guzularım, asmaları budarken, tavuk keserken, dağda kuzu güderken herkese bıçak lazım dedi ebem, sustuk.

Şerife Anası, gızım sana bi şey diyeceğim demiş girmiş içeri. Ebemin içi cız demiş o an. Kolay kolay odasına gelmezmiş Şerife Ana. Diyeceği varsa büyük gelin abaya (elti-gelin aba, hatta gelnaba) dedirttirirmiş.

Buyur ana dedim, minder attım yere oturttum önünde el pençe dikeldim. Elimi eline aldı, yanına oturttu. Bak kızım, buban ile akşam konuştuk. Anana bubana da haber ettik sonra bize gönül koymasınlar biz duymadık diye.

Ebemin içi cayır cayır yanmış o an. Susmuş.

Kızım, Mustafa Ağan deli bozuk delikanlı. Kendine yediremiyor köyde lafının edilmesini. Baba evine de döndermeyiz seni bu saatten sonra..Aranızda çok yaş yok, seni evden çıkarmayalım dedik.

Kime dersin, ne dersin ana demiş.

Mustafa ile nikahlayacağız seni demiş Şerife Anası..

Ebem, ağuları yuttum guzum da sesim çıkmadı dedi.

Musti ağu ne demedi. Uyumuştu. Ben şaşkındım. Aklım bu olaya çok uzun yıllar sonra taa ortaokul çağlarımda erdi.

Söz kestiler şerbetimiz içildi, Mustafa Deden katmeri güller toplamış bağın kenarından, şehirden güllü aynalar, taraklar getirmiş hediye etti, gonca bir gülü de altın paralı fesime taktı. Eski esvaplarım (daha bir sene olmamıştı ama uğursuzluk getirir dediler eski neneler) bohçalandı, İyip Dayı’nın Keziban bana verin ben giyerim demiş.

Mor kadifeden yeni şalvar dikti Şerife Anam, bir de kara lastik pabuç çıktı ortaya, yeni değildi ama iyiydi. Onu da düğünden onbeş gün sonra kaynatam kaldırıp sandık odasına koydu. Şehre giderken giyecekmişim..

Yeniden gelin durdum guzum dedi ebem. Çok ağladım ama gözümden bi damla yaş inmedi. Anam geldi düğün yerine, babam kardeşlerim gelmedi. Küçük kardeşim ertesi sabah anamın yaptığı baklavayı getirip kapımıza bırakıp gitmiş. Bizde yeni geline baklava, “yeni gittiğin kapıda ağzının tadı eksilmesin” demek.

Bir odadan bir odaya gelin gittim guzum dedi.

Ebe uykum geldi dedim. Uyu guzum haydi dedi, idare lambasını üfledi, üzerimi örttü. İncecik parmaklarına tutundum, kınalı saçlarını gökyüzü gibi serdi yüzüme..

(Teyzem ertesi gün Musti’yi ekmek bıçağını beline takmış tavukların peşinde koşarken yakaladı, bi güzel dövdü, onu da sonra anlatırım.)

Hürü’nün bebeği

Hürü ebem, gündüzleri mabiyen denilen (çocuk aklımda öyle kalmış, aslının mabeyn; arada, ara yer, ara anlamlarına geldiğini yıllar sonra öğrendim) ortadaki yarı sofa, yarı mutfak, yarı salon; çokça kiler olan bölmede yemek pişirirdi. Annem ve ben, Musti ve teyzem; bi de dedemle ikisi vardık evde; ancak bana göre dedem kral, diğer herkes hizmetçi idi. Tuvalete gitmek, cigara içmek, radyo teyp açmak izne bağlıydı. İki dayım bir yengem ikisinin toplam 12 çocuğu ebemlerde idi gün boyu, gece onlar gider biz ve pekmez ocağının başındakiler kalırdı.

Ben hep beraber yemek istesem de ebem yemek vakti bütün o çocukları kovalar, tahta kapıyı şarkkk diye kapatırdı yüzlerine.

Yerde kara kıl çul seriliydi. Oldukça sert, muhtemelen keçi kılı idi. Yalınayak basınca ‘nazik bedenime batardı’. Bu laf ebemindi, kıl çula beni oturtmaz; hemen altıma minder serer, kuzum nazik bedenin acımasın derdi..

Gene gece. Hafif rüzgar var; ocakların altında yanmakta olan ateşi deşip, dam boyunca alaz alaz gezdirip, çıtır çıtır göğe savurtuyor..

Ebem devam etti,

Mevlüt dedem (onu andıkça bi şekilde asıl dedem oymuş gibi geliyor) dağlara ava gidermiş. Köy gençleri yaban domuzu ve keklik avına çıkarmış sık sık. Benim yaban domuzu dememe bakmayın, köyde canavar diyorlardı, ki bu da ayrı bi korku nesnesi idi çocukluğum boyunca.

Yine bir gün Mevlüt ve arkadaşları dağlara gitmişler. Ebemin kucağında altı yedi aylık bebeği Mustafa. Köylük yerlerde bebek ayaklanıp kendi yere inesiye kadar beşiğe belenirmiş (ben de görmüştüm bunu, ama daha biz büyümeden kalktı bu adet) Mustafa’yı beşiğe belemiş ve yanına uzanmış..

Ölüm uykusuymuş benimki hay guzularım dedi. Musti ile sustuk. Ölüm uykusu sözü korkuttu bizi bilmeden..

Dağdan şakır şakır bir atlı inmiş, atın nallarının şakırtıcı cihanı tutmuş, doğru ebemlerin eve at süren kişi, bir yandan da acı avazıyla yeri göğü yıkmış.

Uykusu içinde bu sesi duymuş ebem.

Yetişinnnn! Avcılar Mevlütü dağda vurdular! Yetişinnn!!!

Köylü toplanmış. Ebemin kapısını 16 yaşındaki kayınbiraderi Güllü Mustafa (unutmayın bu kişiyi) çalıp girmiş. Ağam vurulmuş yenge der demez ebem yerinden fırlamış, öyle bir çığlık atmış ki beşiğe belediği Mustafa uykudan fırlayıp korkudan uğunmuş. (Uğunma; ağlarken morarıp nefessiz kalma)

O an bilemedim dedi ebem, bilemedim çakır gözlü Mustafamın yürek kakkını olacağını..(anlatacağım bunu..)

Herkes oraya buraya koşmuş. Haberciden net bilgiler alınıp bir atın arkasına bir ucu yerde sürünen tahta bir sedye yapılmış, atlı iki adam dağın yolunu tutmuşlar..

Akşama doğru..dağdan toz bulutları yükselmiş.

Köyün içinden geçen altı yedi atlı, ebemlerin evinin önünde durmuş.

Ebemi kollarından tutmuş kadınlar. Kucağında hiç durmadan uyuyan Mustafası, atın arkasına bağlanan sedyeden kocasının inmesini- indirilmesini beklemiş.

Üzerine çul örtmüşler dedi. Boydan boya kanmış gövdesi. Yüzü, konur bıyıkları aynı sağ gibi güleç dururmuş. Gözleri kapalıydı dedi. Uyur sandım guzularım dedi. Koynunda al kana bulanmış çevreyi (Çevre: Mendil) çıkartıp yüzüne örtmüşler. Köylü bu hali görür görmez feryat figan ebemi tuttukları gibi içeri katmışlar..

Üç gün baygın yatmışım guzularım dedi. O üç gün Mustafam da emmemiş, ateşlere yanmışım, ben uyanmadan Mevlüdümü mezarlara koymuşlar.

Biz sustuk. O sustu. Dışarıdan dayımların küfürlü konuşması, radyoda türkü okuyan ince bir kadın sesi, ocakta yanan kuru asma çubuklarının çıtırtısı..

Ebeme sokuldum.. Gözlerim kapanıyordu..

Ya bebek Mustafa dedim. O şimdi nerde?

Ebem Musti’ye arkasını döndü, beni serince koynuna bastırdı.

Üç gün sonra uyandığımda dedi, yürek kakkını olmuş yüzü kireç gibi solmuş çakır gözlü Mustafamı koynuma bastım, mememi verdim, emmedi. Köyün kadınları gelin sen bu çocuğu korkutmuşsun yüreği kalkmış dediler, karnına sıcak toprak sardılar, pekmez hiyresi (muhallebi) yedirdiler, hocayı çağırıp okuttular.

Kucağıma alıp doya doya emziremedim, memelerim şişti; ateşler içinde kaldım, o ağladı ben ağladım..

Babasından on gün sonra Mustafamı toprağa verdim, ellerimle yudum kefenledim..babasının yanına gitti Mustafam.

Ebemin boynuna sarılıp hıçkıra hıçkıra ağladığımı hatırlıyorum.