O Ağustos ve Eylül geceleri, ebemin adeta zihnime oluk oluk akıttığı o hikayeler, orda bi yerde tortulu bir gölet gibi yapay ama derince yerleşmekte iken mevsimler geçiyordu.
Virgie artık 6 yaşı bitirmiş ilkokul çağında idi. Anadolu’nun bağrındaki bu bozkır köyünde iş telaşesi her mevsim devam ediyor, köylü kara kış bastırmadan samanı ahıra katıp, tarlayı bostanı temizleyip, şehre inip kışlık erzak depolama (çay, şeker, sonraları vita yağı) ve aile fertlerine birer kat da olsa esvap-ayakkabı düzme derdindeydi.
Köyde bakkal olmazdı. Yağ, yoğurt, peynir, yumurta ahırdan kümesten, fasülye nohut bulgur tarladan gelirdi; bu ürünler köy içinde satılmaz, bi yerden satın alınmazdı. Pirinç, makarna, rafine yağ ise hiç bilinmezdi. Zeytin yoktu. İç Anadolu bozkırında zeytin yetişmediği gibi göç alan bir belde de olmadığından kimse zeytinle karşılaşmamıştı o güne dek.
Annem anlatmıştı, dayısının oğlu askerden “gilik (keçi pisliği) gibi” kara bi şey getirmiş, köylüler gevememiş, köyün diğer ucundaki meczube İyip Dayı’nın Keziban’a vermişler, o ben yerim demiş..
Annemle yine köydeyiz. Musti benden 2 yaş büyük olduğu için okula başladı şehirde, ama çok haylaz olduğundan (evde ablası abileri olduğu halde) o güz hasadına yine geldi bizimle. Hiç istemiyordum gelmesini, çünkü beni dövüyor, belikli saçlarımı arkamdan çekiyordu hep.
Ebem ikimizi yine koynuna aldı o gece. Annemle teyzem, dedem, dayımlar, yengelerim onların bazı genç çocukları pekmez ocağının başında. Kimi pekmez kaynatmanın farklı aşamalarında, türküler, tütünler curcuna devam, kimi de ocağın başında nöbetin kendisine gelmesini beklerken uyukluyor . 40-50 römork üzüm kolay mı biter..
Ben köyde bile düzenli giydiğim robalı fırfırlı pijamamı giymiştim, süslü süslü ebemin yanına sokuldum, sümüklerini akşama kadar kolunun yenine silen Musti, gündüzki sırtlarıyla (köyde giysiye sırt, yeni giysiye esvap, manifaturadan ‘yırttırılmış’ kumaşa pırtı deniyordu) cuup diye atladı ve ebemle ikimize sarıldı.
Ebem anlatmaya devam etti. Çakır gözlü Mustafam ile konur bıyıklı kocam Mevlüt kara toprağa verileli daha altı ay olmadan köylük yerde laf-söz başladı. Evimizin önünden deliğanlılar geçiyor, camıma taş atıyorlardı. Suya gittiğim bi gün köyde daha önce görmediğim atlı iki herif önümü kesti, beni dağa kaldıracaklar diye korkup testiyi de atıp eve seğirttim, ağalarıma deyiverdim.
Ağalarım, çelebilerim (Çelebi: Kayınbirader.) 3 taneydi. İkisi evli biri bekar. Bekar olan Mustafa Çelebim, daha 16 yaşa yeni erişmiş, burnundan soluyan yeni yetme. Suratında sıtma izleri, kafası yağır, çipil gözlü. Duyar duymaz, “kimse gelinimizin önünü kesemez” diyerek taş deynek ne bulursa kapıp sokağa seyirtti, çirkin küfürler etti.
Çok küfürbazdı. Sin-kafsız sözü olmazdı. Musti hemen doğruldu, ebe sin-kaf ne diye sordu. Ebem elini ağzına götürüp sus guzum günah der demez de kıs kıs gülerek biliyom ki dedi. Bu kez de ben ona şaplak attım. Sustu.
Bir gün odamın kapısı çalındı dedi ebem. Kaynanam, Güllü Şerifesi derlerdi kendisine, fes takar, şalvarının belinde bıçak taşırdı. Hemen atıldık nee bıçak mı diye. Guzularım, asmaları budarken, tavuk keserken, dağda kuzu güderken herkese bıçak lazım dedi ebem, sustuk.
Şerife Anası, gızım sana bi şey diyeceğim demiş girmiş içeri. Ebemin içi cız demiş o an. Kolay kolay odasına gelmezmiş Şerife Ana. Diyeceği varsa büyük gelin abaya (elti-gelin aba, hatta gelnaba) dedirttirirmiş.
Buyur ana dedim, minder attım yere oturttum önünde el pençe dikeldim. Elimi eline aldı, yanına oturttu. Bak kızım, buban ile akşam konuştuk. Anana bubana da haber ettik sonra bize gönül koymasınlar biz duymadık diye.
Ebemin içi cayır cayır yanmış o an. Susmuş.
Kızım, Mustafa Ağan deli bozuk delikanlı. Kendine yediremiyor köyde lafının edilmesini. Baba evine de döndermeyiz seni bu saatten sonra..Aranızda çok yaş yok, seni evden çıkarmayalım dedik.
Kime dersin, ne dersin ana demiş.
Mustafa ile nikahlayacağız seni demiş Şerife Anası..
Ebem, ağuları yuttum guzum da sesim çıkmadı dedi.
Musti ağu ne demedi. Uyumuştu. Ben şaşkındım. Aklım bu olaya çok uzun yıllar sonra taa ortaokul çağlarımda erdi.
Söz kestiler şerbetimiz içildi, Mustafa Deden katmeri güller toplamış bağın kenarından, şehirden güllü aynalar, taraklar getirmiş hediye etti, gonca bir gülü de altın paralı fesime taktı. Eski esvaplarım (daha bir sene olmamıştı ama uğursuzluk getirir dediler eski neneler) bohçalandı, İyip Dayı’nın Keziban bana verin ben giyerim demiş.
Mor kadifeden yeni şalvar dikti Şerife Anam, bir de kara lastik pabuç çıktı ortaya, yeni değildi ama iyiydi. Onu da düğünden onbeş gün sonra kaynatam kaldırıp sandık odasına koydu. Şehre giderken giyecekmişim..
Yeniden gelin durdum guzum dedi ebem. Çok ağladım ama gözümden bi damla yaş inmedi. Anam geldi düğün yerine, babam kardeşlerim gelmedi. Küçük kardeşim ertesi sabah anamın yaptığı baklavayı getirip kapımıza bırakıp gitmiş. Bizde yeni geline baklava, “yeni gittiğin kapıda ağzının tadı eksilmesin” demek.
Bir odadan bir odaya gelin gittim guzum dedi.
Ebe uykum geldi dedim. Uyu guzum haydi dedi, idare lambasını üfledi, üzerimi örttü. İncecik parmaklarına tutundum, kınalı saçlarını gökyüzü gibi serdi yüzüme..
(Teyzem ertesi gün Musti’yi ekmek bıçağını beline takmış tavukların peşinde koşarken yakaladı, bi güzel dövdü, onu da sonra anlatırım.)