Said Ağa’nın ……hastası olduğu duyulunca, mahallede üzülmeyen kalmadı. Karısı Dudu, kapı kapı gezdi ağladı. Mahalleli, Said Ağa’yı ne kadar severse Dudu’yu da o kadar sevmezdi. Menekşe renkli hareli gözleri, simsiyah saçları, bembeyaz teni ile insanın aklını başından alacak kadar güzel bu kadını, sanıyorum Said Ağa ve benden başka pek seven yoktu..
Said (kocasının adını koymuştu) benden biraz küçük, Aynur biraz büyüktü, Zeynep Abla, İsmail abi kocaman çocuktu, bi de Hurşit Abi vardı en büyük çocukları, 18’lerinde olmalıydı, evde yatıyordu hep ama hasta değildi.
Hayatta en sevdiğim insanlardı Said ve Aynur, Musti’den sonra en çok sevdiğim yani. Çünkü çocuk dünyamda bi tek onların yanında istediğim gibi hareket edebiliyordum.
Evleri çok pisti. Aylarca çarşaflar değişmez, perdeler yıkanmaz, ev süpürülmezdi. Yerlerde kurumuş ekmek parçaları olurdu çoğu kez. Dudu, vakitli vakitsiz işe giderdi, gitmeden koca bi tencere kuru fasülye pişirir, büyük kızı Zeynep’e kardeşlerini ve babasını doyurmasını tembihlerdi. Annesi evden gider gitmez Said ya da Aynur bizim kapımıza bakan mutfak camından başını zar zor uzatır; “annem gitti, gelsene, yemek yiycez” derdi.
Dalgınlığından istifade eder kaçabilirsem ne ala, yoksa bi saat yalvarırdım anneme. Yalvarma çeşitlerini çok küçükken öğrendim. Aynurla ders çalışacağız desem (ilkokul 1-2-3) Aynur bi sınıf üsttü, olmazdı, Said’le desem okula yazdırılmamış, yaşı ne belli değil, ders palavrası olmazdı, tutmazdı yani.
Said Ağa’nın hastalık epey ilerledi o ara, kapıya gelip; Aynur’la Virgie sanayideki kasaba gitsin de kelle alıp gelsinler, Said Ağa çok sever pişireyim yesin dedi Dudu, işe filan da gitmedi o gün, hiç itiraz etmedi, tamam dedi annem. Sanayi’deki tanıdık kasaba gidip Said Ağa için olduğunu söyleyip yazdırarak kelle alıp geldik. Dudu pişirdi, artık son demlerine gelmiş, bazen oğlu Said’le aynı yaş aynı boy gibi gözüken adamcağıza kaşık kaşık beyin ve dil yedirdi. (O yazdırılan borçları kimin ödediğini yıllar sonra öğrendim..)
Bu, onlara daha sık daha kolay gitmem için çok iyi bi bahane oldu. Yalnız, kasvetli, disiplinli ve her an kavga edilen evden sıkıldığımda, Said Ağa’ya şunu almaya gidiyoruz dedim mi hemen izin verirdi annem. Evde babamla konuşmalarında bi kaç günü kaldığı söylenmişti, ben bi yere gidecek hazırlık yapılıyor sanıyordum, henüz hayatımda hiç bi insan ölmemişti, Said Ağa’ya ne oluyor anlamıyordum.
Her gün bi kaç saat onlarda yaşıyordum artık. Orda kir vardı. Annemin sakız gibi kaynattığı çarşaflarına inat yerden hiç kalkmayan kirli yataklar vardı, gün aşırı fırçalanan yer tahtalarımıza inat kirden parlamış beton bi hol ve kirli duvarlar vardı. Orda Aynur’un kapkara saçlarında bit vardı, ev yağ kokuyordu, Said’in tırnakları mor mor gömük gömüktü; Hurşit Abi çoğu kez sarhoştu kusuyordu. Ancak işte o evde bizim evde asla olmayan garip bir huzur, insanı mest eden bir rahatlık, adı konmamış bir eğlence vardı ve hiç anne baba kavgası görmemiştim o evde..
Said Ağa köşede demir karyolada yatıyordu. Üzerinde yattığı çarşafa, babam eve dönünce (babam da gelmişti bi gece, eski ortağına geçmiş olsuna) zahtiyan gibi demişti. Kelimeye sözlüklerde rastlamadım, ama o çocuk aklımla, gördüğüm şeyle kelimeyi örtüştürüp “yağdan kayış gibi olmak” anlamını çıkarmıştım..
O kadar zayıftı ki yatakta yatarken görünmüyordu..
Ancak o tükenmişlik ve ağır hastalık eve kasvet vermiyordu, çocuklar gülüp oynaşıyor, Hurşit Abi içkili gelip bi köşede radyo dinleyip parmak şıklatıyor, kızlar camda arkadaşlarıyla muhabbet ediyor, ev ölmekte olan babaya inat, yaşamaya devam ediyordu..
Dudu mu? Dudu, o da ölmekte olan kocasına inat sürmeler çekinip kollarına bilezikler doldurup köşe başından bi taksiye binip işe gidiyordu. Ne iş yaptığını ben bilmiyordum, annemgil sanırım biliyordu ama ne konuştuklarını tam anlamadım hiç. O benim için gözlerine baktığım zaman gördüğüm güzellikten her şeyi unuttuğum bir prensesti, hep yüzü gülen bir anneydi, bir işve ve eda sembolüydü.
Biz çingeneyiz derdi Dudu. Selanik çingenesiyiz, İzmir’den geldik buraya derdi. Ancak sanayide bi çok dükkana Ömer Ağa’yla Zarife’yle akrabayız dermiş, annem kahkaha ile gülerdi, biz dağ köylüsüyüz, ne arar Dudu ile akraba olmak derdi. Sonra bir gün sıkıştırdı kadını, sen akrabayız dermişsin, kız biz akraba mıyız, nerden uydurdun diye. Pişkince güldü Dudu, akrabayız deyince ekmek veriyorlar, borç veriyorlar hay Zarife abam..
Annem bi daha itiraz etmedi uydurma akrabalığa. Zaten Dudu’ya da kimse inanmadı..Ama çocuk aklımla o evde o çocuklarla günde 2-3 saat özgürce güler eğlenirken, ta içimden derinlerden akraba olduğumuzu düşünür, mutlu olurdum.
Aynur’la Said’le oynaşıp oynaşıp uykumuz gelip sarılıp uyuyakaldığımızda, o sahte kan bağından gelen huzuru ta içimde hissederdim..
Annem, eve geldiğimde “dudugil kokmuşsun üfff” deyip tepeden tırnağa soyup yıkadığında, o huzurdan eser kalmazdı..
Babamla Said Ağa bizler doğmadan önce bi iki sene, sanayide ortak ticaret yapmışlar. İki ailede ta ordan bi yakınlık kalmış. Said Ağa yatağa düşesiye dükkanlarımız yan yana imiş, evlerimiz de karşı karşıya idi zaten. Sonra dükkanı satmış onlar, Hurşit’le Dudu, dükkanı üç günde yediler dedi babam. Dükkan nasıl yenir, bilmiyordum..
Çok uzattım. Said Ağa’nın ölümünü ve karısı dünyalar güzeli Dudu’nun, kocası öldükten epey sonra çocuk doğuruşunu da sonra anlatırım..
Muhtesem yine. Kitap yazmalisin😘
BeğenBeğen
Bakalım, bu yazılanlar belki kitap olmak isteyecek. Hikaye, kendi kitabını yazdıracak zorla belki de. Ben de seve seve aracılık ederim.
BeğenBeğen
Umarim olur. Twetterdaki paylasimlarini da lütfen. Cok insana şifa, rehber, dost, arkadas olacaktir. Denenmistir. 😍
BeğenBeğen
Oyyy 🙋🏻♀️🥰💐
BeğenBeğen
🙋🏻♀️🌿
BeğenBeğen